2 Nisan 2010 Cuma

Madam Bovary, Gustave Flaubert

Kadının kısır hayatını anlatıyor, evlilik ile ters düşen hayatı.. O dönem için evlilik ile ilgili yorumlar ağır kalıyor..
Kadına saygı duydum; korkunç yüksek enerjisi, yapmak istedikleri, aşık olma isteği var. Ama kısır hayatı buna izin vermiyor. Aldatma arka planda anlatılan bir konu.. Romantizme bir saldırı var, ayrıca isim vererek Romantik akımın temsilcisi yazarlara da ...

Kadın kimliğinde, zorunlulukları olan insanları anlatmış… Yazar da Hukuk okumak istemiş, hastalığı nedeni ile okuyamamış..

15 yaşında Emma 'dan nefret ettim, şimdi yaptıklarını bir baş kaldırı olarak görüyorum ve affettim:)

Toplum içindeki yalnızlık, romatizm hicvi, kadının (genetik) romantizm ihtiyacı… Toplumun çürümesi, Fransız devrimi ilkelerine karşı ikiyüzlülük.. Tüm ilişkilerin arkasındaki çıkar hesapları..

Ölüm anı kızı ondan kaçıyor, kadın hiç anne olmadı… Annelik tercih ettiği bir rol değildi, kadına biçilen diğer tüm roller gibi..  O dönemde süt anne bir gelenek…

Cerrah doktorluk o dönemde çok kutsal… Son karede gelen doktora övgüler, yazarın babasına yaptığı övgüler gibi…

Kendisinden sonra ne olacağını düşündüğü, kocasının ilk eşi ile tek bağlantısı olan, gelinlik tacı ile gömülüyor

Yeğen ve anneyi iyi gözlemlemiş… Kadını çok iyi anlatmış..

Kitabın ahlak dersi vermek gibi bir sıkıntısı yok.. Üstte vermek istedikleri ile alttakiler farklı… Mutlu bir sonla bitirseydi, mahkemede kendini savunamazdı, MADAM BOVARY de olmazdı:)

Resimlerin içine gizlenen görüntüler gibi, üstteki hikayenin içine gizlenmiş asıl öykü…

Fransa'nın tarihi düşünülür ise kitap karakterleri arasında bir benzerlik var,sürekli geldiği düşünülen ama gelmeyen demokrasi.. Devam eden krallık...
Madam Bovary; Fransa
Charles Bovary; Fransa kralı
Rudolf: Napolyon

 Tatminsiz ve memnuyetsiz insanlar "Madam Bovary" olarak adlandırılırmış..

Gerçekçilik akımı: Bkz. Şule nin notları..

Gerçekçilikte kahraman olmaz, kişi üzerinden ortalama insan anlatılır, gelenekler vardır..

Halk içindeki sınıflar;
Küçük burjuva,
Burjuva
Aristokrat

Sınıf atlamanın iki yolu var, askerlik yada din adamlığı..

Kırmızı ve Siyah, bu akımın iyi örneklerinden biridir. O dönemde sınıf atlamanın iki yolu vardır;
Asker olmak - Kırmızı üniforma
Din Adamı olmak - Siyah cüppe

Fransız ruhunda başkaldırı var? Ya biz de? VAR.. YOK…

Abdülhamit ilk demokrasiyi getirmedi mi? 1909-1923… Anayasal monorşi ye dönüştü…

Doğayı cansız bütün unsurları ile anlatır. Tasvire gösterilen derin ilgi, dram seviyesini düşürür.

Konu kopuktur, zaten hayatın kendisi de kopuktur.

Mutluluk denen  bir şey yok, sızı var…

19. yy dan sonra sermaye el değiştirdi.
Bürokrasinin parası aristokrasinin ünvanı ile birleşerek yeni bir iktidar sınıf ortaya çıktı.

Edebi yönü;

Fransız okullarında yalın kompozisyona örnek olarak gösterilir..

Tasvirler ile inanılmaz bie arka fon oluşturup konuyu pekiştiriyor..

Jale Parla: Ömrünü bir romanı yazabilmek için vermiş..

Çevirideki hatalar;

Fransızca'da "SEN" kalpten, "SİZ" saygıdan kullanılır.. Emma'nın Rudolf'dan borç isteme sahnesinde bu geçiş verilmek istenmiş..

Emma, Charles ile ilk karşılaştığında gülüyor, gülümsemiyor…

Yazar, Emma 'nın ölümünü anlatırken otopsi gözlemlerinden faydalanmış… Hatta arseniğin bile tadına baktığı düşünülüyor.
Madame Bovary, Gustave Flaubert tarafından 19. yüzyılda yazılmış bir romandır.
Birçok yetke tarafından ilk çağdaş realist roman sayılan Madame Bovary ilk kez 1857 yılında basılmıştır. Yapıt, döneminde büyük yankılar uyandırmış, kitabın tümünün yayımlanması için Flaubert'in mahkemeye gitmesi gerekmiştir. Romantizmin idealist yaklaşımına bir tepki olarak ortaya çıkan roman, realizm akımının ilk ve en önemli örneklerindendir. Bu kitaptan sonra bovarizm akımı oluşmuş ve psikolojide tatminsizlik, memnuniyetsizlik anlamına gelen bir rahatsızlık olarak yer almıştır.
Time tarafından 2007 yılında açıklanan dünyanın en ünlü yazarlarına göre "Tüm Zamanların En İyi On Kitabı" listesinde, Lev Tolstoy'un Anna Karenina adlı yapıtının ardından ikinci seçilmiştir.[1]
 
19.yüzyıl romanının en başarılı örneklerinden birisidir “Madam Bovary”. Hem ele aldığı konu, hem de Flaubert’in üslubudur metni çarpıcı kılan. Anlatılan, Emma Bovary’nin trajik hayat hikayesi ve karşılıksız aşkları gibi görünmekle birlikte, Flaubert Emma’nın şahsında, 19.yüzyıl Fransız kadınının kıstırılmış hayatını, evlilik müessesesinin insan doğasına aykırılığını ve toplumsal değer yargıları ve ahlak ölçülerinin iki yüzlülüğünü ele alır.
“Flaubert, romanındaki her detayı gerçeklerle yoğurmaya çok önem vermiştir. Gerçekten de karısının sadakatsizliği sebebiyle perişan bir halde ölen Normandiyalı bir kasaba doktorunun yaşamış olduğu, Yonville kasabasının ise Honfleur yakınlarındaki Ry olduğu bilinmektedir. Bunun yanı sıra Dr. Lariveire’i tanınmış bir doktor olan babasını örnek alarak yaratmıştır. Emma’nın öldüğünü anlatan manzarayı yazarken küçükken yaşadıkları hastanenin pencerelerinden otopsilerin yapıldığı yerde gördüklerini yazdığı ve hatta Emma’nın intiharını anlatabilmek için kendisini arseniğin tadına bakacak kadar yoğun bir çalışmaya verdiği ve bu yüzden hasta olduğu söylenir”.
Gerçekçiliğe olan tutkusuyla Flaubert, roman kahramanlarının hiç birine yakınlık duymadan yazmıştır metnini. Natüralizmin kurallarına uygun olarak, “bilimsel” bir yaklaşımı vardır. Her karakteri ve her olayı titizlikle inceler, kişilerin ve olayların nedenlerini araştırır ve bütün bunları mükemmel bir dille okuyucuya aktarır. Bu nedenle, kahramanları ile duygusal bağlar kurmaz, onları haklı çıkarmağa çalışmaz, ama araya girip bir yargılamada da bulunmaz. Emma Bovary, okuduğu romanların etkisiyle aristokrasiye ve büyük burjuvaziye hayranlık duyan, aristokrasinin bir parçası olmayı hayal eden ve buna ulaşmak için çabalayan, bu sınıfa dahil olamasa da, en azından aristokrat sınıfına yakın bir sınıf içinde bulunmayı arzulayan bir kadındır. İçten yapılmış bir pazarlık değildir onunkisi ama bir üst sınıfa dahil olabilmesinin tek yolunu o sınıftan erkeklerle birlikte olmakta bulmuştur. Kocası Charles ise pasif, silik, karısının isteklerini karşılamaktan uzak biridir. İşini annesi sayesinde elde eder, karısının hırsı nedeniyle de felakete sürüklenir.
Romantizm eleştirisi
“Kadın kahramanın manevi dramı, yani romantik düşlerin yitimi, aşk acıları, yaptıklarından duyduğu korku ve pişmanlık, yüce duygulardan aniden silkinip küçük burjuva hesaplara geçişi, hem duygusal bakımdan hem de Flaubert’in bunlara verdiği önem, hikayenin ardındaki bencil toplumsal çerçeveye nazaran ağır basar”. Bu bakımdan bir tip romanıdır “Madame Bovary”. Emma Bovary’nin başka bir hayata duyduğu ihtiras, çok büyük düş kırıklıklarına sebep olur. Toplumdaki yozlaşma, Emma Bovary karakterleri üzerinden okuyucuya iletilir. Flaubert, burjuva yaşamını, insanı tüketen, çabalarını ve umutlarını silip götüren bir bataklık olarak görür ve Madame Bovary’de bir küçük burjuva kadınının çöküşünü, manevi acılarını ve bu kadının dramının arkasında yatan bayağı, önemiz ve küçük dünyayı anlatır. Toplumsal olayların sözcüsü ise eczacı Homet’tir. Bu karakter ise, Fransız Devrimi’nin ‘kutsal’ ilkelerini iki yüzlü bir biçimde ağzından düşürmeyen ama pratikte asla onlara sadık olmayan liberalizmin temsilidir
Kendinden kısa bir süre sonra yazmaya başlayan Zola tarafından sistematize edilen Natüralizm (Doğalcılık) akımının ilk yazarıdır Flaubert. Romanını biraz da manifesto olarak görmüş ve Fransa’da o yıllara kadar egemen edebi akım olan romantizme saldırmayı görev edinmiştir. “Madame Bovary”de, romantizm hareketinin prensip ve duygularına kapılan ve onları ciddiye alan boş kafalı bir kadının nasıl felakete sürüklendiğini göstermeyi de amaçlamıştır. Flaubert’in bütün metne yayılan hicvi, en çok, Emma’nın okuduğu eserler aracılığıyla romantizme yönelir.
Romanda bir kaç ana temanın yanında, çok sayıda da yan tema var. Mesela, Suçkov, “Gerçekçiliğin Tarihi” adlı incelemesinde, “Madam Bovary”nin önemli bir motifi olarak, yabancılaşma sürecini gösteriyor; “kalabalık içerisinde yalnızlık... Gerçek iletişimin, manevi ilintinin pratikte ortadan kalkmasına varacak denli insanların birbirine yabancılaşmış ve birbirine kayıtsız olduğu çok kalabalık bir dünyadaki ıssızlık...”
GUSTAVE FLAUBERT

Gustave Flaubert, 12 Aralık 1821'de Rouen'de doğdu. Anne-Justine-Caroline Fleuriot ile Hôtel-Dieu'de başcerrahlık yapan Achille-Cléophas'nın ortanca çocuğuydu. Annesi de hekim kızı. Baba mesleği olan tıbbı sürdüren Gustave değil, ağabeyi Achille oldu. Küçük kızkardeş Caroline ise, 1845’te Flaubert'in arkadaşlarından Emile Hamard ile evlendi ve 1846'da öldü.Yeğeni, o ve annesiyle yaşadı.

Rouen Koleji'nde okuduğu yıllarda (1832-1840) ve Paris'te hukuk okuduğu sıralarda Flaubert yoğun bir şekilde yazdı. Bir Çılgının Hatıraları (1838), Smarh (1839) ve Kasım (1842) bu dönemin ürünleridir. 1836 yılında, Trouville sahilinde, o sırada 26 yaşında olan Elisa Schlésinger ile tanıştı ve hayatı boyunca –mesafeli bir şekilde de olsa- ona aşık kaldı. Bayan Schlésinger, Flaubert'in daha sonra kaleme alacağı Duygusal Eğitim'deki Marie Arnoux karakterinin de temel ilham kaynağıdır. 1844'te, Flaubert muhtemelen sara kaynaklı olan ilk krizini geçirdi. Babasının derslerini bırakmasında ısrar etmesi üzerine eve döndü ve hayatının geri kalanını, Rouen yakınlarındaki Croisset'de, aile evinde geçirdi.

Flaubert'in hayat hikayesi, aslında temel olarak eserlerinin hikayesidir. 1845'te Duygusal Eğitim'in ilk taslağını bitirdi ve ailesiyle beraber çıktığı bir İtalya seyahatinde, Cenova'da görüp derinden etkilendiği bir Brueghel tablosunun verdiği ilhamla Aziz Anthony'nin Baştan Çıkışı'nı yazmaya başladı. 1849 sonbaharında, yakın dostları Louis Bouilhet ile Maxime du Camp'a Baştan Çıkış'ın taslağını yüksek sesle okudu. Arkadaşları da Flaubert'e bu metni çöpe atıp, böyle geniş ve belirsiz konulardan da vazgeçip, daha 'yere yakın', 'hayatın içinde' bir tema bulmasını tavsiye ettiler. Flaubert daha sonra Du Camp'la yaklaşık iki senelik bir Yakın Doğu seyahatine çıktı ve Croisset'ye dönüşünden üç ay sonra, Eylül 1851'de Madame Bovary'yi yazmaya başladı. Kitabı 1856 baharında bitirecekti.Flaubert'in bu dönemdeki mektuplaşmaları, özellikle de uzatmalı sevgilisi Louise Colet ile olanlar hayli ilginçtir ve rahatlıkla Flaubert'in eserleri arasında sayılabilir. Colet ile aralarındaki fırtınalı ilişki, aralıklarla 1846'dan 1854'e kadar sürdü. Son bozuşmalarının ardından, artık Madame Bovary konulu mektupların hepsinin muhatabı Louis Bouilhet'dir. Flaubert'e 1857'de Madame Bovary'nin "gayrıahlakiliği" ve "zındıklığı" suçlamasıyla dava açıldı; ve Rouen'li avukat Marie-Antoine-Jules Sénard çok başarılı savunmasıyla kitap ve yazarı aklandı (ki Flaubert kitabı daha sonra Sénard'a ithaf etmiştir.)
Flaubert, 8 Mayıs 1880 günü, ani bir felç sonucu, Croisset'de öldü.




  










 
 

5 Mart 2010 Cuma

Dönüşüm, Kafka


Gregorz Samsa ; sevginin sömürü düzeni olduğunu fark edip yabancılaşmaya başlar.

Koşulsuz sevgi, belki Kafka koşulsuz sevgiyi bulsaydı, bu şekilde düşünmezdi.

Böcek olmasını hepimiz kabullendik…buna katıksız inanırız…bir anlamda böcek oluşu işe gitmek istemeyişidir..sisteme aykırılığıdır..yabancılaşmayı bu şekilde açıklar..

Başka bir kimliğe geçmesini istemiyor örneğin köpek olsa, başka bir hayvan olsa..Böcek olarak sarsıyor, seni şaşırtıyor, grotesk yaklaşıyor…Olmaması tercih edilen bir hayvan..

İnsanın hayal gücünü yok ederek, varoluşu yok ederek, her şeyin hazır bir şekilde verilmesini önleyerek, neden-sonuç bağı kurmaz, böylece kaybolursunuzJ

Neden ben farklıyım ? Toplumdan yabancılaşma…

Karının gıdıklaması, tavandaki yürüyüşleri aslında insan olarak yaşamında yaşayamadıklarını anlatır..Böcek olduğunda aldığı keyif, yaşam tadı çok daha olumludur.

Otobiyografik olarak bakıldığında Kafka ; hep odasında yaşaması, -odadan çıkmana gerek yok, dinle, dünya maskesini çıkarıp sunacaktır sana, eli mahkum sunacaktır sana..-

Her şeyi reddedince yaratıcı olmaya çalışanlar ve ölmeye meyledenler, kendini yok etmeye yönelenler..

Aile hayatı ve aile ilişkileri Kafka’nın yaşamına göndermeler..babasının zoruylu hukuk okuması, kızkardeşi öğleden sonraları ofiste kalacaksın diye söyleyince onun da onlardan biri olduğu ve Kafka’nın kendi yaşamını yaşamasına engle olması…

Plenty of hope, for God ? only not for us, where Gregor’s only option, in the end, is to die..

Kapitalist boyutu(düzene hizmet edemeyen), kazanıp üretemeyince istenmiyor, yok oluyor..

Sürüye dönebilmek için  böceklikten çıkmalı ve içinde yaşadığı topluma hizmet edebilecektir.

Suçtan asla kuşku duymamalı.. Kafka’dan alıntı..

Bağımlı değil, bağlanan olmak ; sevgimizle bağımlılık yaratıyoruzJ oysa ki ..

Kim değişti ? Dönüştü ? Aile mi ? Gregorz mu ?

Nerdeyse 100 yıl önce yazılmış bir kitap…her zaman her yerde varolabilen böcek..

Toplantı öncesi üzerinde düşündüğümüz sorular :
1. Family ties in the work
2. What is the symbol of the cockroach?
3. Is Gregor's transformation into a cockroach merely an extension of his life before?
4. Why does Gregor feels guilty and trapped?
5. What is the irony(hicvedilen) in the work?
6. Does the word "metamorphosis" refer to Gregor or to whom/what? In what way(s)?
Sabahın en erken saatinde, bilmediği yerlere gidip, kişiliksiz otel odalarda kalıp, mutsuz ve tekdüze bir şekilde çalışan Samsa, sevginin aile içinde “dıştaki” sistemi var etmek ve devamını sağlamak üzere kurulan bir sömürü düzeneği olduğunu yavaş yavaş fark edip, her şeye yabancılaşmaya başlar. Bir süre sonra, bütün bu sistemin ayrıntılarını fark eder, tek tek, bir yapısalcı gibi söker.Zamanla,asla yadırgamayacağı,   neden diye dönüp sormayacağı, kendinden başka bir şeye dönüşür. Hayata, kendine yabancılaşır ve bir sabah böcek olarak Kafka’nın kaleminin soğuk, ürpertici, gri dürtüşüyle uyanır.

Kafka bütün bu unsurları bir aile, yani sistemin en küçük çarkının ortasına itinayla yerleştirir. Bir şeyin bütün ayrıntılarını görmek için o şeye yaklaşmamız, mikroskop altına koymamız gerekir. Kafka da işte bunu yapar. Bu küçük aileyi, insanları esaret altına almaya başlayan, kendine yabancı hale dönüştüren sistemin mikroskobunda Samsa’yı aile lamı ile kapitalist düzenin lameli arasına sıkıştırır (Tıpkı ailesinin ona yaptığı, sistemin ona yaptığı gibi) ve incelemeye, bütün ayrıntılarını sökmeye, didik didik etmeye başlar.

 Böyle bir inceleme, böyle bir analizde, Samsa’nın kendine yabancı oluşunu, insansı değerler ve elde tutulamayan donuk duraksamalarla değil de tam tersi elde tutulabileceğimiz, görebileceğimiz hale sokar onu böcek haline dönüştürür. Tıpkı Samsa gibi bizde durumu yadırgamayız. “Olur mu böyle saçma bir şey” deyip okumayı kesmeyiz. Samsa o sabah böcek olarak uyanmıştır, buna katıksız inanırız. Çünkü hepimizin içince biriken ve kendimizi öyle hissetmemize neden olan bir şeyi bulup çıkarmıştır Kafka. Bir anlamda böcek oluşu işe gitmek istemeyişidir, bir anlamda korkularıdır, bir anlamda bir ayak direme, bir tavır, sisteme inatlaşmadır. Ama hepsinin içinde olan ve sonunda bizim aklımıza dank eden bu sistem ve onun insanı yok ediş biçimini (yabancılaşma) ancak Samsa böcek olduğu için kavrarız.
 Bu kavrayışa aslında kitabın sonunda sahip olmamız gerekirken, daha romanın başında, doğru dürüst bilgi vermeksizin bu “kavrayışı” nasıl kazandırmıştır Kafka? Samsa’yı sadece böcek yaparak nasıl oluyor da bizi içimizde olan, silinmiş, gerilere atılmış bir bilgiye anında ulaştırmıştır. Buradaki yanıt bizi soruya götürecektir. Kafka neden Samsa’yı böcek olarak uyandırmıştır…

Birçok varoluşçu eserde/piyeste  klasik edebiyatın/tiyatronun  bütün kurallarını hiçe saymak, onları yerle bir etmek vardır. Çünkü bu bağlantılar, bu gereksiz ayrıntılar insanın hayal gücünü yok etmektedir, yalan bir dünya yaratıp, varoluşumuzu yok edip sisteme eklemlemektedir. Her şeyin hazır bir şekilde verilmesi sonucunda seyircide kalan bir şey yoktur. Okuyucu/seyirci izler ve gider… Alışılmış algı derken kastım neden-sonuç, serim, gerilimli yükseliş ve final gibi klasik edebiyat/tiyatronun unsurlarından bahsediyorum. Bunlar seyirciye içkin haldedir. Godot’yu Beklerken beklemenin kendisi olur metin. Neden sonuç bağlarıyla takip eden seyirci inanılmaz bir tuzağa düşer. Çünkü yazarı Beckett asla böyle bir neden sonuç bağı kurmaz. Seyirci kendini kurmaya zorlar.

Tıpkı Beckett’in seyircisinin neden sonuç dizgesine göre oyunu (bir tanesi) merak etmesi gibi biz de Samsa’nın böcek olmasını merak eder ve sonunda nasıl insana dönüşeceğini anlamaya çalışır, takip ederiz. Bu akıl almaz durumdan nasıl kurtulacağına, nasıl ailesine geri döneceğine odaklanırız ama Kafka bununla ilgilenip, en alt katmana da bilgi kırıntıları serperken asıl yaptığı Samsa’nın “nasıl” bu hale geldiğini açıklar. Biz okuyucu olarak bir süre sonra klasik takip etme biçimlerini yitirir ve üstüne düşünmeye başlarız olanların. Bu hale nasıl geldiği geleceğinden daha önemlidir bizim için ve o anda ustaca önümüze bakmamız için çıkartılan “yönergelere” döneriz yüzümüzü.

Bu kocaman bir süreçtir. Yabancılaşma, kendinden başka bir şey olma durumu bütün bir aileye ve ondan çıkıp düzene bakarak bulabileceğimiz bir şeydir. İnsan çevresine, mekânına bağımlı bir birey olduğu için Kafka Samsa’yı öncelikle mekânında ele alır ve ince ince, ayrıntılı bir şekilde mekânı örer.

Bu yapıyı inşa edişteki maharet ve intizam bizim Samsa’nın neden böcek olduğu yolundaki yürüyüşümüzde bize bir sürü ayrıntı, bir sürü bilgi taşıyacaktır.
Baba ve Patron arasındaki ilişkinin bu küçük ailedeki yansımalarını, yaşam izleri sürdüğünü görürüz. (Daha sonra bu izlerde silikleşecektir. Daha yeni yeni sarmaktadır her yanı Kapitalizm.) Samsa’nın eve ekmek getiren biri oluşundaki “babalığın” gücünü daha sonra böcek olunca elinden alınmasıyla ataerkil düzenin nasıl bir “sömürü” aracı olduğunun ayrımına varırız. Annenin korunması gereken bir şey olarak görülmesi, Kız kardeşin bir “reklâm” panosu gibi evin dışına asılması olaylarında sevgi denen “adı” ulvi içi boş kelimenin nasıl tuzak olduğunu Samsa’nın sert kabuğuna fırlatılan elmalarla birlikte bizde anlarız. Metinde o güne kadar yerleşmiş birçok “simge” kendiyle karşılaşır, hayatta karşılığı olmadığını, hepsinin köleleşme (böcekleşme) yolunda çıkarlar için başka şeylerle ilişkilendirildiğini anlarız. Baba – patron. Kız – reklâm panosu (gelecek) gibi birçok, aslında gün içinde değerlendirmediğimiz simgeleri fark ederiz. Baba sadece bize ekmek getiren, ihtiyaçlarımızı karşılayan biri değildir. Toplumsal olarak “patron”dur. Kız kardeş yine aynı şekilde, namustur, gelecektir…

“Bir kimsenin bir süprüntü yığını ya da bir köpek gözüyle baktığı şey, bir başkası için bir işaret bir simge olabilir” der Kafka Gustav Janouch ile yaptığı söyleşilerin birinde. Simgesel olarak ailede karşılığını bulan daha doğrusu “ailede” varlığını sürdürmek için karşılıklar yaratan düzenin nasıl yorumlandığını, yorumlanabileceğini işaret eder. Nereden, hangi amaçla baktığımıza göre ilişkiler derinleşir ve başka anlamlara sevk olur.
Simgelerin arasında kaybolmuş grotesk Samsa, ondan beklenen her şeyi yerine getirdiği zamanları düşünmeye başladıkça şimdiki zamanı biz kıyaslarız. Samsa sadece, bölük pörçük olan geçmişinden, olmayan umutlarından ve silikleşmiş arzularından bahsettikçe, önüne, gazete kâğıdı üstüne atılan yemekleri (önce tabak içinde, sonra gazete üstünde sonra öylesine odaya atılır yemekler) daha bir heyecanla karşılar. Böcek olana kadar olan hayatındaki tek düze hayat, mutsuzluk yerini yaşam dolu değerlere yollar. Karının gıdıklanması, tavanda yürüyüşlerdeki keyif gibi bir çok şey onu mutlu eder. Çünkü Samsa hayatında ilk defa istemediği bir şeyi yapmamaktadır. Babadan oğla geçen bayrak yarışından çekilmiştir. Ona yıkılan her türlü “görevi” geri iade etmiştir.
İşte bu iki zaman bize Samsa’nın neden böcek olarak uyandırılmış olmasını açıklar. Bize düşen bu böcek sürecini düşünmek, çıkarımlar yapmak ve neden böcek olduğunu anlamaktdır. Hiçbir şekilde, “Tanrı” anlatımını seçmiş olsa da asla kıyaslama yapmaz, bunu bize bırakır. Beckett tiyatrosunda olduğu gibi bütün verileri vermez, parçalardan bir şeyler çıkartmamamızı, arkadaki dünyayı korkmadan kazımamızı ister. Ya da dümdüz olarak okuma gözünde; işte bir böcektir Samsa ve sonunda “olması” gereken (yani korkanlar için) olur, ölür ve huzur gelir…

Huzursuzluğun daimi olması demek Samsa’nın yaşaması demektir. Romanda Samsa yaşadığı sürece aileye hâkim olan huzursuzluk onları bir “şeyler” yapmaya iter. Kız çalışır, anne yemek yapmaya başar, baba bir anda ayağa kalkar ve kasadan çıkarttığı paralarla hayata döner. Samsa’nın böcek olması (-ki feda ediliş) huzursuzluk ve kıpırdanış getirmesi aslında sistemin arzuladığı bir şey değildir. Çarklar yerine oturmalıdır.

Zamanla, en başlarda hasta, iyileşecek diye ses yapılmadan yaşanan ev bir anda Samsa’nın ancak evden gitmesiyle düzelebilecek bir hastalığa yakalanmıştır. Biz Samsa’nın neden böcek olduğunu izledikçe, nasıl bu hale geldiğini aile ve sistem üzerinden kavradıkça Samsa nihai olana, ölüme doğru sürüklenir. İçine kapanan, çalışmak istemeyen, bu çarkın parçası olmayı reddeden Samsa yok olurken aile geçişini tamamlar ve üstüne düşeni yaparak “insanların” gözünde de aklanır…

“…Zayıflar yalnızca güçlülerin kendilerine biçtikleri rolün negatifi olmak suretiyle direnebilirler…” Samsa’da bunu yapar. Sadece öleceğini bile bile “böcek” olur yani hayatta “böyle” yaşamayı istememektedir. Ama sistem bundan başka bir alternatif vermez. Aile de sisteme çanak tutar ve onunla bir olur. Samsa odasına kapanır, içine kapanır, defteri kapatır…
 Küçük burjuva çevrelerindeki tiksindirici aile ilişkilerini en ince ayrıntılarına kadar irdeleyen anlatı, aynı zamanda genelde toplumun kalıplaşmış, işlevini çoktan yitirmiş akışına bilinç düzeyinde başkaldıran bireyin tragedyasını çarpıcı biçimde dile getirir. 'Gregor Samsa'nın başkalaşması, bir böceğe 'dönüşmesi', salt bir çarkın kaskatı dişlisi, eleştirmeyen, ama yalnızca 'boyun eğen' bir toplum teki olmaktan çıkma anlamını taşır; böylece böcekleşen'in yazgısı, elbet toplumca dışlanmaktadır.
Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu…”
Kafka’nın 1912’de yazdığı Dönüşüm adlı anlatısının bu ilk cümlesi, tüm olağandışılığına, dahası şaşırtıcılığına, ürkünçlüğüne karşın, giderek daha da ürkütücü bir olağanlığa bürünecek bir öykünün habercisidir.
Babaya Mektup’ta ve Yargı’da olduğu gibi, burada da oğul ve baba söz konusudur. Ama, Dönüşüm, birçoklarına göre Kafka’nın yabancılaşma duygusunu en güçlü biçimde yansıttığı yapıtıdır aynı zamanda. Bir sabah yatağında bir böcek olarak uyanan Gregor Samsa, bilinci ve istemi dışında gerçekleşen bu dönüşümü bir türlü kabullenemez. Ailesi ve patronu ise, kısa bir şaşkınlığın ardından, onun artık bir böcek olduğunu kabullenirler. Ama böcek olmakla alışageldiği şeylerden koparak yepyeni bir konuma giren Gregor Samsa da, o güne kadar sürdürdüğü yaşama da, çevresindekilere de, bambaşka bir gözle bakacaktır.
 Kafka’nın anlatılarından, romanlarından bize yansıyan dünya da, yazarının yaşamına değgin binlerce ayrıntıya gömülmeyi gereksinmeksizin varlığını sonrasız koruyan bir dünyadır ve bu konumunu artık Kafka’nın şöyle veya böyle yaşamış oluşuna değil, fakat kurgulanmış yazınsal gerçekliğine borçludur. Dönüşüm’ün kahramanı Gregor Samsa’nın babası ve ailesi arasında ayniyete yaklaşan bir benzerlik bulunabilir; dahası bu, belki kanıtlanabilir de. Ama bu, Kafka’nın Dönüşüm’de kendi yazgısını anlattığı demek değildir; bu açıdan Dönüşüm aile kurumunun bireyin yok edici yanlarını tüm korkunçluğuyla evrensel düzeyde yansıtan bir yazın metnidir. Daha da genelinde, çizgidışı birey-sürünün dışına çıkanı ezen toplum çatışmasını en çarpıcı biçimde dile getiren bir roman gerçekliğidir
“… Dönüşüm, hiyerarşi ve otorite düşüncesiyle temellenen, bu amaçla sözü edilen düşünceyi önce aile kurumu içerisinde odaklaştıran toplum içersindeki bireyin tragedyasıdır. Gregor Samsa, ‘dönüştüğü’ güne değin çeşitli kölelikler ve zincirleri içerisinde uslu oturduğu sürece de benimsenip sevilir. Başkaldırısı bilinçaltında başlar; bu bilinçaltı, kendine uygun biçimi yaratır: Gregor Samsa’nın böceğe dönüşmesini, gerçekte artık başkalaşmasıdır. Böceğe dönüştüğü andan başlayarak, toplumun ve ailesinin ona ilişkin –onu tutsak kılan beklentileri, artık sonuçsuz kalmaya yargılıdır; böceğin iğrençliği, çizgisi sürüyle uyuşmayan bağımsız bireyin iticiliğiyle özdeştir.
Anlatıda toplumu simgeleyen aile, önceleri ümidini yitirmez, yeni Gregor’a hareket alanı sağlayabilmek için, odasının biraz boşaltılması gerekmektedir. Ama anne buna karşı çıkar ve ilginç olan, karşı çıkış gerekçesidir: ‘Bence en iyisi odayı eskiden nasıl idiyse aynen öyle korumaya çalışmamızdır, böylece Gregor yine aramıza döndüğünde her şeyi eskisi gibi bulur, arada olup bitenleri unutması da o ölçüde kolaylaşır.’
Burada –sözde anne sevgisiyle Gregor’un unutması istenen, onun gerçek anlamda bağımsız olabildiği zaman parçasıdır; Gregor sürüye dönebilmek için böceklikten çıkmalıdır ve sürüyle yeniden uyum sağlayabilmesi için böcek olduğu dönemi unutmalıdır. O zaman yine annesine ve babasına uyabilecektir; içinde yaşadığı topluma eskisi gibi ‘hizmet’ edebilecektir.
Gregor’un yeniden ‘insan’ olmasından artık ümit kesildiğinde kız kardeşinin söyledikleri bu durumu daha vurgular: ‘Buradan gitmeli… tek çare bu, baba. Ama onun Gregor olduğunu düşüncesini kafandan atman gerek. Bizim asıl felaketimiz, bunca zaman bu düşünceye inanmış olmamız. Fakat o nasıl Gregor olabilir ki? Gregor olsaydı eğer, insanların  böyle bir hayvanla birlikte yaşamalarının olanaksızlığını çoktan anlar ve kendiliğinden çıkıp giderdi…’
Kafka’nın gerçekte hemen tüm eserlerinde varolan gülmece öğesi burada da eksik değildir: çünkü burada sözü edilen ‘hayvan’, asıl ya da olması gereken insandır!
Birey olmasını başaranlara düşman kesilen son toplumlar ve bu toplumların en güçlü temeli olan, çocuklarının hep iyiliğini, gerçekte ise sürekli köleliğini isteyen son aile yapıları, yeryüzünden silinene değin, Kafka’nın Dönüşüm’ü geçerliliğini ve güncelliğini koruyacaktır.
 Kafka, toplum, çevresi ya da yaşamı tarafından kendisine dayatılana karşı savaşmaktan çok, kendisine dayatılan ‘suç’un, ‘korku’nun üstesinden onu iliğine kadar içselleştirerek gelmeyi yeğliyor. Örneğin, “ ‘Korkum’, benim maddem,” diyor, “belki de en iyi yanım benim.” Yapıtlarından hiç eksik olmayan ‘suç’a gelince, “Bana yol gösteren ilke şudur,” diyor, “suçtan asla kuşku duymamalı…” Ne müthiş bir direniş!

19 Şubat 2010 Cuma

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar



Saatin kendisi mekân yürüyüşü zaman ayarı insandır. Bu da gösterir ki zaman ve mekân insanla mevcuttur.

  • Aşağıdaki eklenmiş dosyada o kadar güzel detay var ki, ben yalnızca toplantıda konuşulanları kısa kısa yazıyorum,öncelikle ekli dosyaya bakmanızı tavsiye ederim.
  • Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yaşamı ve eserlerini, hangi sırayla neyi okumak gerektiğini, kaç dile çevrilmiş olduğunu konuştuk, bkz wikipedia,amazon
  • Yazarın parapsikolojiye olan ilgisini, paralelinde kendi merak ettiklerimizi ve bu konudaki tecrübelerimizi..
  • Kitabın isminin güzelliğini ve en güzel kitap ismi olarak aldığı ödülü
  • Kitaptaki karakter zenginliğini, Hayri İrdal ın yaşam öyküsünün kitabın 4 ana bölümü ile nasıl özdeşleştiğini ; Büyük ümitlerden küçük hakikatlere geçişi!
  • Her bölümde giren karakterleri ve her bir karakterin nasıl ince ince işlendiğini kimisindeki bilgelik Nuri Efendi gibi kimisinde kaplumbağasının bile sürüldüğü yerde gidip bulduğunu haber veren Seyit Lütfullah gibi kaçıklarıJ
  • Kendi babası ve kitaptaki Hayri İrdal’ın babasını, babaya yönelik göndermeleri
  • Halasının dirilmesini ve yaşama dört elle nasıl sarıldığını(!)
  • Oğlu ile ilişkisini, oğlunun hiçbir şekilde babasının işlerine girmediği, nasıl uzakta ve ari kaldığınız ancak zor dönemde nasıl yardım ettiğini
  • Yapılan maketin araştırması yapılacak 8bu görevi ben üstlendim), bulabilirsem çekirdek kadroya birer kopya hediye edeceğimJ
  • 2 değil 3 çocuğunun olduğunu ve hiçbirimizin fark etmediği kızının isminin Halide olduğunu Halit’e nasıl gönderme yapıldığını
  • Bu kitabın yönetim el kitabı olarak okutulmasına oy birliği ile de ayrıca karar verilmiştir, örnek rol profili Halit..
ahmet hamdi tanpınar sağlığında edebiyatçı kimliği yönüyle edebi çevreler tarafından yeterli ilgi ve alakayı görememiştir. tanpınar edebiyatçı/akademisyen kimliğine gösterilen bu ilgisizliği sükut suikasti olarak isimlendirmiştir.
"ne yaptım? beş şehir'le, okunmayan, hissedilmeyen büyük ve küçük hikayeler, romanla türk edebiyatı nın bütün bir tarafıyım. bu eserlerden memnun muyum? orası başka. fakat abdullah efendi nin rüyaları bilhassa 1.hikaye böyle tenkitsiz mi geçecekti? huzur ki okuyanların hepsi sevdiler, üç makale ile, yaz yağmuru hiçbir akissiz mi geçecekti? bunların türkiye ye getirdiği hiç birşey yok muydu? türkiye ye ve türkçe ye? ya şiirlerim? hala hiçkimse deniz manzumesinden bahsetmedi. deniz manzumesiki türkçe nin beş-on manzumesinden biridir. buna eminim. buna makalelerimi de ilave edin. hayır,ben adımı,küçük şöhretimi hakettim. fakat niçin bu haksızlık? bu işte eksiğim nedir? işin öbür tarafı hala kendimle cenkleşmem, hala kendimi olmuş addetmemem! belki de kendi kendimi mahveden benim. hakkımdaki sükut suikastinin bir sebebi de benim. edebiyatçılarla düşüp kalkamıyorum. 20 ile 35 yaş arasında olanlara çok yakındım, şimdi çok uzağım. aramızda bütün bir kültür ayrılığı var.mesafe...bu genişlik ve ayrılık benimle beğendiğim garplıların arasındakine hemen-hemen yaklaşıyor. edebiyatı, memleketin bugünkü vaziyetinde bu kadar ciddiye almamalıydım".
Özgür Yalım, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın (1901-1962) kült romanı “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü sahneye uyarlamış, 28 Ekim'den bu yana İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenmekte. 
Büyük ÜmitlerÇocukluk yılları
Dayı'nın sünnet hediyesi saat
Hürriyet

MÜBAREK Tevkii Ahmet Efendi - Numan Bey
Nuri Efendi-Seyit Lütfullah- Çeşminigar- Hala'nın dirilmesi, 
Küçük HakikatlerAskerlik sonrası
Abdüsselam Bey, Emine, Şerbetçibaşı elması, Doktor Ramiz, Psikanaliz, Rüyalar,
Emine'nin ölümü- Kendine İhanet

Yangeldi Asaf Bey
İspritizma cemiyeti:
Nevzat Hanım-Murat, Zeynep Hanım intiharı
Madmazel Afroditi ve Halası
Atiye Hanım - Sabriye Hanım (öbür dünya, bu dünyanın devamı)
Cemal Bey, Selma Hn
Sabaha DoğruHalit Ayarcının dönemi
Büyükdere Balıkçı- Menderes?
Şeyh Ahmet Zamani ve oğlu Ahmet
Kefen Yırtan Zarife
Emine ve Pakize
Her mevsimin bir sonu vardır3. çocuğu Halide- Halit Ayarcı ve Pakize…
<><><><>
<>
<><><><>
*dervişçesine tavırlarımız ve lâubalîyane, hatta tiryakice ahvalimiz
*insan her şeyi açıkça söylemedikten sonra neden yazsın ki
*kendi isteksizliğimize zaruret, imkânsızlık gibi adlar koymağa..
*her şeyin zıddıyla maruf ve mümkün olduğu
*günde 5 vakit namaz, ramazanlarda iftar ve sahur her türlüi ibadet saatle idi. Saat Allah'ı bulmanın en sağlam çaresi idi ve bu sıfatla eskilerin hayatını idare ederdi.
*hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz, fakat gün denen şeyin bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız.
*beni adam eden saatlerdir.
*Cenaba-ı Hak insanı kendi sureti üzere yarattı, insanda saati kendine benzer icat etti. İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. Nasıl ki; Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur.
*Saatin kendisi mekân yürüyüşü zaman ayarı insandır. Buda gösterir ki zaman ve mekân insanla mevcuttur.
*insana yaşadığının şuurunu, zamanını hediye ediyordu.
*AYAR SANİYENİN PEŞİNDE KOŞMAKTIR. İYİ AYARLANMIŞ BİR SAAT BİR SANİYEYİ BİLKE ZİYAN ETMEZ.
*dinlemesini biliyorsun ki bu mühim bir meziyettir. Hiçbir şeye yaramasa bile insanının boşluğunu örter. Karşısındakiyle aynı seviyeye çıkarır.
*hayatta hep i elde etmek için hiç in kısır çölünde yaşamayı tercih etmişti.
*şahsiyet dediğimiz şey ,bu, yani hafızanın ambarında ki maskelerin zenginliği ve tesadüfü. Onların birbirleriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemesidir.
*modern hayat ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder.
*bu daima böyledir; hadiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan tesirlerini hafifleten varsa kabahatleri affettiren daima öbür hadiselerdir.
*başkalarının halini tavırlarını görmek, onlar üzerinde düşünmek bana kendi vaziyetimi daima unuttururdu.
*hal yoktur, mazi ve onun emrinde bir istikbal vardır. Biz farkında olmadan istikbalimizi inşa ederiz.
*bir adı olan şey adıyla anılır.
*Ah... Kelimeler ve onlara inanmanın saadeti
*iyiliklerde kötülükler gibidir. Beraber gelirler
*Her iş, iş değildir. İş evvela bir zihniyet ve zaman telakkisidir.
*araya menfaatlerimiz girmeyince hadiseleri elbette başka türlü daha realist bir gözle görmeye hakikate daha uygun şekilde anlamaya ve yorumlamaya çalışırız.
*KENDİNE İHANET EDEN İNSANLARIN DUYACAĞI BİR AZAPTI.
*Olabilecek şeylerin en kötüsü olmuştu. Artık Hürdüm
*insanoğlu insanoğlunun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz.
*kordonsuz saat; yularsız hayvan, nikâhsız kadın gibidir. Saatini seven evvela bir kordonla kendine bağlar.
*bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer. Ben zaman kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum
*sanki ustadan ustaya yazılmış bir mektup ama belli ki size yazılmamış
*saat zamandır. Bunu düşünmemiz lazım
*aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu ve ya bu şekilde. Fakat daima ödetir. Hiçbir şey olmazsa bir insanın hayatına lüzümundan fazla girersiniz ki bundan daha korkuncu olamaz.
*maden kendiliğinden ayar kabul etmez
*menfa
YORUM
Alegorik bir hicivdir bu roman. Zaman, mekan, insan, toplum, bürokrasi, menfaatler, ölüm, yalnızlık, iletişim, sabır, mutluluk gibi kavramlar üzerine okumalar vardır. Romanda mekan olarak İstanbul seçilmiştir. Zamanlama ise lineerdir. Çocukluğundan alıp yaşlılığına kadar akmaktadır. Klasikle modern Emine ile Pakize karakterleriyle bütünleşmiştir. Emine'yle birlikteyken gerçeklerin içinde zahirde fakir ama mutlu adamı oynamaktadır. Oysa Pakize'yle beraberken yalanla dolu havayı teneffüs eden zengin fakat mutsuz bir adam olmuştur. Tarihi menkıbelerle zenginleştirilmiş içerik okuru doldurur. (Örneğin; Aziz Paşa'ya tepside sunulan hediye). Tasvirler şapka çıkarttırır. (Örneğin; Cemal Bey, Topal İsmail)
Gözlemlerle dolu bir romandır. Arka sıralarda oturur sınıfı seyrederdim diyen yazar adeta bu romanıyla tahkiye ve sinematografi gücünü ispat ediyor. Osmanlıca kelimelerin ağırlıkta olması anlamayı güçleştirirken uzun cümleler okuma hızını yavaşlatıyor. Gözlemleriyle Peyami Safa'ninkileri -örneğin; Yalnızız- andıran roman, Hayri İrdal karakteri ve olay örgüsüyle kısmen George Orwell'in 1984'üne benzer. Winston Smith'in 101 no'lu odadan çıktıktan sonra, " Artık Büyük Birader'i seviyorum" itirafıyla Hayri İrdal'ın "Artık S.A.E.'nü sorgulamıyorum hatta seviyorum" deyişi yakınlık arz eder. Ayrıca olayların dışında kalmayı yeğleyen tek kişinin oğlu Ahmet oluşu düşündürücüdür Atlı Karanca alegorisiyle her şey özetlenir. Nihayetinde özgünlüğü ve kalitesiyle güzel kitaptır okunması tavsiye edilir.
İKTİBAS
Herkes bilir ki, eski hayatımız saat üzerine kurulmuştur. Hatta sonraları Muvakkit Nuri Efendiden öğrendiğime göre Avrupa saatçiliğinin en büyük müşterisi daima müslümanlar ve onlar içinde en dindarı olan memleketimiz halkı imiş. Günde beş vakit namaz, ramazanlarda iftar, sahur, her türlü ibadet saatle idi. Saat Allah'ı bulmanın en sağlam çaresi idi ve bu sıfatla eskilerin hayatını idare ederdi. (sy. 24)
Modern hayat ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder. (sy. 56)
Her şey yolunda... Fakat yalnızız. Bütün dünyada yalnızız. (sy 326)
Umumun parası sarf edilirken o kadar cömert, hasbi, kayıtsız şartsız yenilik taraftarı olan, benim eserimle övünen insanlar, şimdi kendi menfaatleri ortaya konunca birdenbire dönmüşlerdi. (sy. 360) 
atler istikametini değiştirirse mantık da değişir