30 Eylül 2011 Cuma

Emir Bey'in Kızları, Ayla Kutluğ


Ayla Kutlu (d. 14 Ağustos 1938), Türk yazar. Türk edebiyatı'nda 1990'larda yerini alan kadın edebiyatının öncülerindendir. Yapıtlarında, öznel psikolojik olayları anlatırken Türk toplumundaki tarihsel ve toplumsal gelişmeleri aktarmıştır. Türk edebiyatının önemli ödüllerini kazanan Ayla Kutlu'nun bazı yapıtları senaryolaştırılmış ve filme alınmıştır.
Yaşamı [değiştir]
Ayla Kutlu, 14 Ağustos 1938 günü Antakya'da dört çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu ve tek kızı olarak dünyaya geldi. Babası cumhuriyetin ilk kuşak öğretmenlerinden Selahattin Kutlu, annesi Sabriye Kutlu idi.
İlk ve orta öğrenimini İskenderun'da tamamladıktan sonra lise öğrenimi için Gaziantep'e gitti. Liseyi bitirdikten sonra İçişleri Bakanlığı'ndan burs alarak Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde okudu, 1960 yılında mezun oldu. Mezuniyetin ardından İçişleri Bakanlığı'nda zorunlu hizmet nedeniyle görev yaptı. Personel eğitimi, yöntem ve organizasyon gibi çeşitli uzmanlık alanlarında çalıştı. Yazar, 1964 yılında evlendi, 1965 yılında bir oğlu dünyaya geldi.
Ayla Kutlu, yazarlığa 35 yaşında iken başladı. İlk öykü ve yazıları Özgür İnsan dergisinde Aygen Berel adıyla yayımlandı. İlk romanı Kaçış'ı 1977'de tamamladı. 1980'de 20 yıllık hizmet süresi dolduktan sonra kamudaki görevinden ayrıldı, tamamen yazarlığa yöneldi ve ardı ardına romanlar yayımladı. Romanlarındaki karakterleri toplumsal ve tarihi gelişmelerle içiçe anlattı.
1985 yılında Bir Göçmen Kuştu O adlı romanıyla Madaralı Roman Ödülü'nü kazanan Ayla Kutlu, artık eşinden ayrılmış, yaşamını sanata endekslemiştir. Bu romanında bir Osmanlı aydının yaşam öyküsünü daha çok kadınlara yansıyan bölümüyle anlattı. Bir Göçmen Kuştu O romanının devamı niteliğindeki Emir Bey'in Kızları romanını 1999 yılında yayımladı.
1990 yılında Sen de Gitme Triyandafilis adlı yapıtıyla Sait Faik Hikâye Ödülü'nü aldı. Bu öykü senaryolaştırılmış , yazara En İyi Senaryo dalında Altın Koza ödülünü getirmiş; Sen de Gitme adıyla film yapılmış, 1996'da Altın Portakal ve Altın Koza Film Şenliklerinde toplam 14 ödül toplayarak büyük bir başarı kazanmıştır. Hoşçakal Umut ve Solgun Sarı Bir Gül yazarın filme çekilen diğer yapıtlarındandır.
Ayla Kutlu, 1990'larda çocuk kitaplarına yöneldi ve yirmiye yakın çocuk kitabı yazdı. Aynı dönemde, kadın sorunlarına eğilen yapıtlar verdi. Kadın sorunlarını açıkça ortayan koyan yapıtlarından Kadın Destanı adlı manzumesini klasik destan yapısı ve koşuk biçiminde kaleme aldı. Bu yapıt, Gılgamış Destanı 'na bir gönderme idi; Kutlu, Kadın Destanı'nda kadının mitolojik (Söylencebilim) çağlardaki öyküsünü bugünkü öyküsüne bağlamıştı.
1992 yılında Türkistan'da resmi bir görevde bulundu, 1995'te Kadın Kurultayında üye olarak bulundu.
1995 yılında yazdığı 'Mekruh Kadınlar Mezarlığı' Yunus Nadi Roman Armağanına değer bulundu.
Ayla Kutlu, yaşamının ilk 22 yılını Zaman da Eskir adlı yapıtında anlatmıştır. Yaşamını Ankara'da profesyonel yazar olarak sürdürmektedir.
Kitapları [değiştir]
Çocuk Kitapları
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
AYLA KUTLU’YA MEKTUPLAR
·         Sevgili Ayla Kutlu,
Sana her gün bir mektup yazıyorum zihnimde, sonra düşündüklerimi kağıda geçiremeden yazmam gereken yeni olaylar geliyor gündeme, mektup eskiyor sanki. Ama televizyonda kadınların omuzlarında o tabutu gördüğümde birden özledim seni.
Bu görüntüyü seninle paylaşmak gereğini duydum. Yalnızca Mekruh Kadınlar Mezarlığı’nın yazarı olarak değil, kadınımızı hep görülmek istemeyen yüzüyle yansıtan bir yazar olarak.
Fotoğraftaki tabut dikkatini çekti kuşkusuz. Eski, kullanılmış, kırık dökük. (Belki de bir Hıristiyan ya da Musevi cenaze evinden hurdaya çıkmış). Tabutun elden düşme havası, zavallılığı, üstüne bir yemeni bile atılmamış oluşu içimi acıtmadı. Nedense bütün bunların da kurulu düzene bir başkaldırı olduğuna inandım. Her gün beş kadının öldürüldüğü bu topraklarda, bu cenazenin senin anlatmayı sevdiğin yerlerde yaşanması dikkatimi çekti. Kadınların nerede baş kaldıracakları belli değil.
Sevgili Ayla Kutlu,
Seni öncelikle 2011 Çukurova Ödülü için kutluyorum. Ödül gerekçesinin senin yazma serüvenini özetlediğine de inanıyorum: “Yazın yaşamı boyunca yazdığı yetişkinlere yönelik 13, çocuklara yönelik 20 kitabıyla özgün atmosferler yaratarak kadın ve çocuk sorunsalları üzerine eğildiği, eserlerinde ülkemizin her zaman duyarlı olan güney bölgesine ilişkin sosyolojik gelişmeleri irdeleyip aydınlatarak kültürümüze yaptığı katkıları dolayısıyla”. Kadın ve çocuk dünyasının en acıtıcı noktalarına dokundun bence. ‘Hapishane ve çocuk’tan, sevdiği hapiste olanın duygularına örnek vermek gerektiğinde aklıma ilk sen geliyorsun. Öykülerinin sahicilik taşıyışıyla, anlatıcı olarak canının yanışının öyküde duygusallaşmadan, sakızlanmadan yer alışıyla... “Siyasal boyutları dışında, insana yönelik biçimde hemen hemen anlatılmamış” olayları seçip anlatmanla. “Yaşanan an’ın algılanamayan sarmalından,/Dişiliğin yaşamı sürgit coşturan yaratıcılığından,/Erilliğin hem hoyrat hem incinir gücünden,/Gerçeğin masallaşmış kalıntılarından,” oluşan “Zehir Zıkkım”lığıyla:
“Mutluluğu hiç tatmamış bir kadındı. O yüzden olmalı, başkalarına bir şey vermesi gerektiğini unutmuş (...)
Hayat karşısında eğilmeyi öğrenemediği için gençliğinde kırılmış. Sonraları da öğrenememiş, yine kırılmış; sonra yine. Düz durması özünün kırıklar içinde oluşunu saklayan bir maskeydi yalnızca. Eskimiş, yıpranmış, rengi solmuş zavallı bir maske. Maskeyi sıyıramazdınız ya, sıyırsanız da altı zehir acılığı verirdi.”
Sevgili Ayla,
Kadınlarımızı anlatırken “Bir mazlumun şahsında sayısız kadının trajedisini canlandırdığını” biliyoruz . “Bu coğrafyanın, bu tarihsel geçmişin, bu toplumun gerçeklerinin birikimleriyle kadınlara ayna tutmaya çalıştığını”
da. Ne yazık coğrafyamız, edebiyatımızdan daha bereketli. 12 yaşında bir çocuğu yıllarca bir elden ötekine geçirirken, bunu yargı önünde meşrulaştırırken edebiyat acılarımızı tuz basarak iyileştiriyor. Piç öykündeki sağır ve dilsiz Zühre’yi anımsamamak olası mı?

Öykülerin bazen bozkırdaki yeşillik seraplarına inat bir “cadı ağacı” gibi çarpıyor gerçeği yüzümüze. Kadınımızın gerçek kimliğini gösteriyor. Kırıla kırıla çelik bir çekirdek kalmış kadınlar, tek kişi olarak cadde ortasında bir grevi sırtlayan kadınlar, öldürülen hemcinslerine sahip çıkanlar ve gazeteci kimlikleriyle, eylemci kimlikleriyle hapishanelerdekiler… Bütün bu sahici kadınların öykülerine yansıyan gölgelerinin 8 Martını gecikerek kutlamak için seni kucaklıyoru

12 Haziran 2011 Pazar

Mrs Dalloway, Virginia Woolf


Mrs.Dollaway’i  1 günde okuyun ! Bilinç akışı tekniği ile yazılan bu kitapta, 2 farklı teknik kullanılmış. Tünel tekniği, eskiye dair duyguları öykülerken, bir kurgu yok,flanur tekniği denilen bu teknikte amaçsızca ne düşünüyorsa onu yazmış Virginia Woolf… Septimus ile Mrs Dollaway aynı karakter, kitaptaki tüm kişiliklerin partide toplanması, aynı uçağa bakmaları gibi ilişkilendirmeler sayesinde kurgusuz ilerliyebiliyor…İç ses ile roman yazılmış, yaşamı simgeleyen ağaçlar, ancak kökleri yok, yani çocukları, Woolf un farklı saplantıları ayrıca yaşlanmak da konularından biriisi, genöliğin verimsiz bir dönem olduğunu belirtmesi  gibi…Virginia ve eşi Nazilerin kara listesinde, savaşı çıkaran erkeklere duyduğu öfkeyi feminizmle dışa vurmuş..Kitaptaki kahramanlardan birisi Septimus, savaş öncesi ve sonrası Shakespeare eserlerine bakış açısının değişmesi, dönemin eleştirel tarzının etkileri…
Mrs. Dalloway, Virginia Woolf'un en ilgi çekici romanlarından biri. Bir kadının bir gün boyunca yaşadıklarını, düşündüklerini zaman zaman geçmişe de dönerek anlatır. Kitap 1925 yılında tamamlanmasına rağmen yayınlanmadan önce Virginia Woolf tarafından üç kez tekrar yazılmıştır. Kitabın ana karakterleri roman boyunca asla birbirleriyle karşılaşmamış olan Septimus Warren Smith ile Clarissa Dalloway'dir.
Virginia Woolf's Mrs. Dalloway, published in 1925, was a bestseller both in Britain and the United States despite its departure from typical novelistic style. Mrs. Dalloway and Woolf's subsequent book, To the Lighthouse, have generated the most critical attention and are the most widely studied of Woolf's novels.
The action of Mrs. Dalloway takes place during a single day in June 1923 in London, England. This unusual organizational strategy creates a special problem for the novelist: how to craft characters deep enough to be realistic while treating only one day in their lives. Woolf solved this problem with what she called a "tunneling" technique, referring to the way her characters remember their pasts. In experiencing these characters' recollections, readers derive for themselves a sense of background and history to characters that, otherwise, a narrator would have had to provide.
In a sense, Mrs. Dalloway is a novel without a plot. Instead of creating major situations between characters to push the story forward, Woolf moved her narrative by following the passing hours of a day. The book is composed of movements from one character to another, or of movements from the internal thoughts of one character to the internal thoughts of another.
Mrs. Dalloway has been called a flâneur novel, which means it depicts people walking about a city. (Flâneur is the French word for a person who enjoys walking around a city often with no other purpose than to see the sights.) The book, as is typical of the Flâneur novel, makes the city, its parks, and its streets as interesting as the characters who inhabit them.
Clarissa Dalloway's party, which is the culminating event of the book, ties the narrative together by gathering the group of friends Clarissa thinks about throughout her day. It also concludes the secondary story of the book, the story of Septimus Warren Smith, by having Dr. Bradshaw arrive at the party and mention that one of his patients committed suicide that day.
The book's major competing themes are isolation and community, or the possibilities and limits of communicativeness, as evidenced by Clarissa's abiding sense of being alone and by her social skills, which bring people together at her parties.
Mrs. Dalloway Summary
Summary of the Novel
Virginia Woolf’s Mrs. Dalloway is the story of a day in June 1923, as lived by a few London citizens. There is a calm in the air; people are enjoying a sense of peace and remembering their lives from before the long and bitter World War I.
Mrs. Dalloway is a novel about people’s inner lives. It does not possess a vivid plot; the actual events are secondary to what people spend much of their time pondering: memories, regrets, and hopes. Almost all of the main characters wonder about what might have been. The novel is told from the viewpoint of an omniscient and invisible narrator.
Most of the characters are well off financially, and have considerable leisure time. Yet they are quite busy with the business of being alive, which includes asking questions of their internal and external worlds. These questions do not always make them happy. On the contrary, most of the characters are unhappy for all or part of their day.
In keeping with Woolf’s interest in psychology, sexuality is a theme in the novel. Several of the characters are divided in their feelings towards love, and this contributes to their ambivalence.
The actions of the novel are simple: Clarissa Dalloway is hosting a formal party. She sees Peter Walsh, who has returned from India, and drops in for a visit. This meeting, and many other moments in the day, make Clarissa think about the past and the choices she has made. Clarissa’s husband, Richard, has meetings and lunches, and their daughter Elizabeth has similar plans herself. Another Londoner, Septimus Warren Smith, is having a bad day, and so is his wife Lucrezia. Septimus is obsessed with his memories of Evans, a friend who was killed in the war. He is also convinced that unseen forces are sending him messages. Lucrezia is taking Septimus to two doctors, neither of whom can do much to cure him. Septimus kills himself later in the day, to escape his doctors, and because he feels he has no other alternative.
Clarissa’s party is a success. The Prime Minister arrives, and this is considered a great honor. In the midst of her success as a hostess, she hears of Septimus’ suicide. Although she never met him, the news moves her to the core of her being.
With the publication of "Mrs. Dalloway" in 1925, Virginia Woolf offered one of her greatest novels (some say the greatest) to the literary world. James Joyce's "Ulysses" had just been published in 1922. And, like "Ulysses," Woolf's novel followed the life of an ordinary person on an ordinary day.
"Mrs. Dalloway" follows Clarissa Dalloway (a 52-year-old woman living in London) through her day, as she prepares for her party that evening. Woolf first introduced Clarissa and her husband, Richard, in "The Voyage Out" (1915), and developed her further in "Mrs. Dalloway in Bond Street" (1923) and other short stories.
As the novel develops, we come to see that it is "a study of insanity and suicide," as Woolf once wrote. But, more than that, Woolf presents the subjective truths of a world as both sane and insane people see them. With this book, Woolf wrote that she wanted "to give life and death, sanity and insanity." Truths are subjective and changeable, as the plot streams back and forth in space and time.
Woolf's goal is to move steadily away from traditional forms of fiction, to come "closer to life," to capture the moments of life, even though those times make life both terribly wonderful and completely unbearable.

1882'de Londra'da dünyaya gelen Virginia Woolf, Victoria devri'nin tanınmış yazarlarından Sir Leslie Stephen'ın kızıydı. Annesi ve babası daha önce başkalarıyla evlenmişler, dul kaldıktan sonra ise bir araya gelmişlerdi. Her ikisinin de ilk eşlerinden çocukları vardı. Sir Leslie Stephen'ın ilk eşi, ünlü romancı William Makepeace Thackeray'nın kızıydı. Thackeray'nın eşi akıl hastası olduğundan, Leslie Stephen'ın bu kadından olan kızı Laura, anneannesine çekmiş, yirmi yaşında bir akıl hastahanesine kapatılmıştı. Virginia'nın annesi Julia Duckworth ile Leslie Stephen'ın beş çocukları oldu. Yaş sırasıyla Vanessa,Julian, Thoby, Virginia ve Adrian. Virginia on üç yaşındayken annesi ansızın ölmüştür.

Woolf o yıllarda kadınların ikinci planda kalması nedeni ile okula gönderilememiş fakat babası yardımı ile kendini geliştirmiştir. Kızkardeşi Vanessa Bell daha küçük bir yaşta iken bir ressam olmaya, Virginia Woolf ise bir yazar olmaya karar verir. Kendisini babasının kütüphanesinde geliştiren Virginia Woolf 1895'de bir gazetede kısa hikâyelerini yayınlatır. Özellikle Viktorya tarzı yaşamaya karşı olan Virginia Woolf, yazılarında da bundan bahseder.

Lytton Strachey ve Virginia Woolf, 1923.

1904'te babasının ölümünden sonra kardeşleriyle Bloomsbury'ye taşınması ise hayatında ciddi bir dönüm noktası olmuştur. Bloomsbury grubu içinde birçok ünlü edebiyatçıyı barındıran ve cinsel konulardaki özgürlükçü tavırlarıyla tanınan bir grup entelektüelden oluşuyordu.Grupta bulunan birçok kişi eşcinsel ya da biseksüeldi. İnsanlar onları etik bir grup olarak görüyorlardı. Grupta John Maynard Keynes, E. M. Forster, Roger Fry, Duncan Grant ve Lytton Strachey gibi ünlü kişiler vardı. Woolf 1909'da bir süreliğine Lytton Strachey ile nişanlanmıştır.

Evliliği

Virginia Woolf 1912 yılında Leonard Woolf ile evlenmiştir. Evlilikleri cinsel açıdan yeterli olmasa da, Virginia Woolf için çok önemli olmuştur. Leonard Woolf eşi için bir basımevi kurmuştu ve bu da Virginia Woolf'un yazdığı kitapları yayımlatması için bir fırsat olmuştu.

Ölümü

Perde Arası romanını yazdığı sıralarda artık kendini yeterince yetenekli hissetmiyor, yeteneğini kaybettiğini düşünüyordu. Her gün savaş korkusu ve yeteneğini kaybetmenin vermiş olduğu stres, dehşet ve korku sonucu ruhsal bunalıma girmiş, 28 Mart 1941’de içinde bulunduğu duruma daha fazla dayanamayıp evlerinin yakınlarında bulunan Ouse nehrine ceplerine taşlar doldurarak atlayıp intihar etmiştir. Virginia Woolf geride iki intihar mektubu bırakmıştır. Birisi kardeşi Vanessa Bell'e diğeri ise kocası Leonard Woolf'a.

Leonard Woolf'a, 18 Mart 1941

"Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum.O korkunç yeniden yaşayamayacağımı hissediyorum.Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım.Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin.Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı.Hayatını mahvettiğimin farkındayım,ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum.. Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun.Artık benim için her şey bitti.Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum."

Yazarlığı

Bir profesyonel olarak 1905'lerde yazmaya başlayan Virginia Woolf'un ilk kitabı olan The Voyage Out (Dışa Yolculuk) 1915'te yayınlanmıştır. Bu kitabın yazımı çok uzun sürmüş,bir yıl içinde üç kez tekrar yazılmıştır. Özelllikle annesinin ölümünü yenmesi ile ilgili olan bu kitap ilginç olduğu kadar etkileyicidir.

Gece ve Gündüz Virginia Woolf'un ikinci romanıdır. Woolf'un "bilinç akışı" tekniğini kullandığı daha sonraki modern deneysel romanlarından farklı olarak klasik gerçekçi üslûpla kaleme aldığı bu eser, olay örgüsü, gerçek mekân tasvirleri ve titizlikle betimlenmiş karakterleri, dönemin atmosferini yansıtan özellikleriyle dikkat çekiyor.

1920'de yayımlanan roman, daha sonraki eserlerinin habercisi olarak, nesnel gerçekliğin ve tarihselliğin insan bilincindeki yansımalarını birbirinden oldukça farklı karakterlerde ustalıkla canlandırıyor.

Roman, Birinci Dünya Savaşı öncesi Londra'sında geçer. Woolf, dönemin entelijansiyasını, fikir ve ruh dünyasını mizahî ancak sıcak, insanî bir dille anlatır. Kadın hakları, sınıfsal farklılık, aşk, evlilik ve özgürlük gibi meseleleri, karakterlerinin yaşamları, mücadeleleri, umutları, acıları ekseninde tartışıyor. Gece ve Gündüz, Katharine, Mary ve Ralph'in hakikat arayışlarında tanık olduğumuz modern insanın yazgısı, bir başkasını anlama çabası üzerine duygulu ve derin bir metin.

"Virginia Woolf, 1931’de yayımladığı Dalgalar’ı yazarken ise, bu kitapla o güne değin hiçbir başka romancının göze alamayacağı değişik şeyleri yapmak istediğini, bu romanın o güne değin yazılan hiçbir başka romana benzemeyeceğini biliyordu. (...) Çünkü Dalgalar, ‘hem düzyazıyla kaleme alınacak, hem de şiir olacaktı; hem roman olacaktı, hem de tiyatro oyunu. Virginia Woolf, Dalgalar’da dış dünyayı yok eder. Üç erkek ve üç kadının çocukluklarından yaşlılık dönemlerine kadar tüm hayatlarının anlatıldığı kitapta dış dünya nesnel olarak değil, ancak kişilerin iç dünyalarına yansıdığı kadarıyla verilir. “Bir olay örgüsüne uyarak değil, bir ritme uyarak” yazılan kitap, “şiir olmayan herhangi bir şey edebiyata neden girsin ki” diyen Woolf tarafından iki yıl içinde üç kez yazılır ve dalgaların sesine uydurularak, şiir gibi yüksek sesle okunarak düzeltilir... Gerçekçi roman geleneğinden tam bir kopuşu temsil eden Dalgalar, bilinç akışı tekniğiyle yazılan romanların en önemlilerinden biridir." (İletişim Yayınlarından çıkan baskısının arka kapak yazısından)

Mrs. Dalloway'se ünlü yazarın adıyla anılacak ‘bilinç akışı’ tekniğinin en başarılı örneklerinden biridir.

Eşcinsel olan Virginia Woolf'un eserlerinde eşcinsel yakınlıklarına bol bol rastlanır. Yazarın öteki romanlarına benzemeyen, tümüyle özgün bir düşünce ürünü olan Orlando isimli romanı bir aşk mektubuyla beraber o dönemdeki sevgilisi Vita Sackville-West'e adanmıştır.

1929 tarihli "Kendine Ait Bir Oda" feminist hareketin klasik bir kitabı olarak kabul edilir. Kadın hareketinin elden düşürmediği önemli kitaplardan biri olan Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf’un belki de en kolay okunan kitabıdır. Çünkü konu çok somuttur: “Kadın ve Edebiyat.”

Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları ‘ezeli’ ve de ‘ezici’ bir soru vardır: “Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?” İşte Virginia Woolf bu ‘yakıcı’ soruya, tarihsel ilişkilerin kökenine inip kütüphane raflarında şöyle bir gezindikten ve de kısa bir kadın edebiyatı tarihçesi çıkardıktan sonra esaslı bir yanıt getiriyor. Ve şöyle sesleniyor kadınlara: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..”

Daha sonralarda Virginia Woolf tarafından kaleme alınan Flush'ta bir köpeğin bakış açısı fark edilir.

... güçlü kuvvetli, enerji dolu, yaşama sevinci içinde genç Robert Browning bir bomba gibi patlamıştı Elizabeth Barrett’in sessiz hasta odasında. İngiliz edebiyatının en ünlü aşk öyküsüdür onların aşkı. Tiyatro oyunları yazılmış, filmler yapılmıştır bu konuda. Nasıl mektuplaştıklarıı, Robert Browning’in Wimpole Sokağı’ndaki bir evde divanda yatan Elizabeth’i nasıl görmeye geldiğini, bu ziyaretten sonra üç ay içinde Elizabeth’in mucize kabilinden nasıl yürümeye başladığını, gizlice evlenip Floransa’ya kaçtıklarını herkes bilir. Hatta Virginia Woolf’un The Common Reader’da dediği gibi, İngiliz şiirinin en önemli adları arasında olan bu iki şairden tek dize okumamış olanlar bile! Virginia Woolf’un Flush’ı bu konuda son derece sevimli bir kitaptır. Elizabeth Barrett Browning’in çok sevdiği İtalya’ya kaçarken beraberinde götürdüğü köpeğin yaşamöyküsünü anlatan Flush’da bu aşk öyküsünü bir de o köpeğin açısından görürüz.

Kitaplarının kapaklarında kardeşi Vanessa Bell'in resimleri bulunmaktadır.

Yazar, modernist hareketin en önemli kişilerinden biri olarak tarihe geçmiştir ve roman türünün gelişimine büyük katkıda bulunmuştur.

Eserleri [değiştir]

Dışa Yolculuk (1915)
Gece ve Gündüz (1919)
Jacob'un Odası (1922)
Mrs. Dalloway (1925)
Deniz Feneri (1927)
Orlando: Bir Yaşamöyküsü (1928)
Kendine Ait Bir Oda (1929)
Dalgalar (1931)
Londra Manzaraları (1931)
Flush, Bir Köpeğin Romanı (1933)
Yıllar (1937)
Üç Gine (1938)
Perde Arası (1941)
Virginia Woolf'un Günlükleri
Pazartesi ya da Salı


bilinc akı$ı* tekniginin yaratılmasında ve kullanılmasında buyuk emekleri olan ingiliz edb. yazarlarındandır.kullandıgı tarz* nedeni ile james joyce ve dorothy richardson eserlerine benzerdir yazdıkları...eserlerinde modern edebiyat kavramını benimseyerek kural ve kalıpları yok saymıstır ...kitaplarında sayfa butunlugu yoktur,noktalama i$aretlerini kullanmaz cogu zaman...sıkca kullandıgı flashbacklerden dolayı konuya adapte olmak biraz zordur...yazdıgı her kelimede baska bir anlam aramak zorunda hissedersiniz kendinizi,duru , duz bir anlatımı yoktur, yoruma dayalıdır hepsi...bir kez evlenmis ancak esiyle arasında cinsel anlamda bir bagı olmadıgı ve lezbiyen oldugu soylenir... yasantısına dair en genel kanaat mutsuzlugudur.sudan korktugu icin dus almaktan nefret eden yazar ,ceplerine doldurdugu taslarla kendini akıntıya bırakmıs ve yasamına son vermistir...

psikiyatr peter dally'nin yazdığı biyografiye göre (virginia woolf: the marriage of heaven and hell) yazarın kendini öldürmesine yol açan zihinsel dengesizlik ailesinde dört kuşak rastlanan kaltımsal bir rahatsızlıkmış. (daha önce woolf'un intiharının üvey kardeşi george duckworth'un cinsel tacizlerinden kaynaklandığı öne sürülüyordu)

İngiliz yazar. 20. yüzyılın en önemli yazarlarından biridir. Hem feminist hem de modernist bir yazardır. Önemli eserleri arasında A Room of One’s Own, Three Guineas, Mrs Dalloway, To The Lighthouse, Jacob’s Room, Between The Acts gibi kitapları vardır. Eşi Leonard Woolf ile Hogarth Press isimli yayınevini kurmuşlardır. Woolf, bilinç akışı tekniğiyle ün yapmıştır. Mrs. Dalloway isimli romanının üç farklı zaman diliminde 3 kadını nasıl etkilediğini anlatan 2002 tarihli The Hours adlı filmde Woolf’u ünlü aktris Nicole Kidman canlandırmıştır

25 Şubat 1882’de Londra, İngiltere’de dünyaya geldi. Hiç okula gitmedi, evde eğitim gördü. Woolf’un aile üyeleri, İngiltere'nin seçkin entelektüellerindendi. Hepsi iyi öğrenim görmüş kişilerdi, üstlendikleri görevler önemliydi. Babası Sir Leslie Stephen editör, eleştirmen ve biyografi yazarı olarak ün yapmıştı. Görkemli kütüphanesi sayesinde kızı kendi kendini yetiştirme fırsatı bulmuştu. Özel öğretmenlerden Latince ve Klasik Yunanca dersleri alan Woolf, henüz dokuz yaşındayken ağabeyi Thoby ile evde Hyde Park Gate News adı altında haftalık bir dergi çıkarmaya başlamıştı. Babasının Viktoryen bağları, sonraları Woolf’un edebi stilini de etkileyecekti. Sir Leslie Stephen'ın ilk eşi, ünlü romancı Thackeray'nın kızıydı. Thackeray'nın eşi akıl hastası olduğundan, Leslie Stephen'ın bu kadından olan kızı Laura, anneannesine çekmiş, yirmi yaşında bir akıl hastahanesine kapatılmıştı. Annesi Julia Prinsep Stephen ve babasının ikinci evlilikleriydi. Woolf’un öz kardeşleri Vanessa Stephen, Thoby Stephen ve Adrian Stephen dışında George Duckworth, Stella Duckworth, Gerald Duckworth, Laura Makepeace ve Stephen isimlerinde 5 kardeşi daha vardı. Büyük teyzesi Julia Cameron, birinci sınıf bir fotoğrafçıydı ve büyükbabası, amcası, üvey kardeşi ve Virginia'nın babası, şövalyelik payesi almışlardı. Teyzesi Katherine'de Cambridge'de Newham College'ın başında bulunuyordu.

Virginia Woolf'’un ailesi onun için birçok yazarın ailesinden daha önemli oldu, çünkü Woolf evde öğrenim görüyordu, bu yüzden yaşamının büyük bölümü ailesinin çevresinde döndü. Yedi tane hizmetçi, onlara yardımcı olan bir dolu yetişkin kadın ve aile üyeleriyle birlikte 22 Hyde Park Gate'teki altı katlı kalabalık bir evde yaşıyordu.

Annesinin grip nedeniyle 1895’te ani ölümü sırasında küçük Virginia 13 yaşındaydı. Bu ölüm onu derinden etkilemişti ve 2 yıl sonra sinir bozukluğuyla kendini gösteren krizlere yol açmaya başlamıştı. Yaşadığı travma ve ağır depresyon zaman zaman kendini gösteren hayali yaratıklarla konuşma ve olmayan sesleri işitme gibi halüsinasyonlara dönüşse de tüm bunlar hayatının tamamına yayılmamıştı. 1904’te babasının kaybından sonra yeni bir krizin eşiğine gelen Woolf’un gerçek yaşama dönmesi uzun zaman aldı. Bir süre sonra kardeşleri, Vanessa, Thoby ve Adrian ile birlikte yirmi iki yaşındayken Londra'nın Bloomsbury semtindeki bir eve taşınan Virginia için bu değişiklik ve yer değiştirme bir çıkış, bir kaçış oldu. Ünlü yazar bu geçiş dönemiyle ilgili sonraları şu ifadeyi kullanacaktı:

Resim yapmaya, yazmaya, akşamları saat dokuzda çay yerine kahve içmeye kararlıydık. Her şey yeni, her şey başka olmak zorundaydı. Her şey denendi.

Woolf’un katı toplumsal kuralları düstur edinmiş kardeşleri George ve Gerald, babalarının ölümünden sora kendilerinden küçük üvey kız kardeşleri üzerindeki etkilerini yitirdiler. Dolayısıyla Woolf’u topluma karşı dikkatli olmaya artık kimse zorlamamaktaydı. Miras olarak çok para kaldığı için şanslı olan kardeşler kurallara bağlı olmadan geceler boyu birlikte oturmak, tartışmak, sanat, edebiyat, din ve aşk üzerine konuşmak fırsatı buldular. Tüm arzuları "Yaşamın, görüntülerin altındaki derinlerine inmek” olan kardeşler, üyelerinin kayıtsız şartsız düşüncenin dürüstlüğüne inandıkları Bloomsbury isimli bir gruba katıldılar. Bu grup, insan hareket ve davranışlarında aklın önemli olduğunu savunmaktaydı. Ancak, Bloomsbury grubunda teori ve uygulamada farklılıklar göze çarpıyordu. Grup üyeleri birbirleriyle çelişmekteydiler, kişisel ve edebi çalışmalarında toplumun diğer sosyal tabakaları ile ilgilenmiyorlardı. Kendilerini üstün görmekteydiler. John Maynard Keynes, E. M. Forster, Roger Fry, Duncan Grant ve Lytton Strachey gibi ünlü kişiliklerin de yer aldığı grup, cinsel konulardaki özgürlükçü tavırlarıyla o dönem adından oldukça fazla biçimde söz ettirmekteydi.

Profesyonel olarak yazma işine 1905’te başlayan Woolf, Times Literary Supplement’e edebi eleştiri yazıları yazıyordu. 1906’da Thoby’nin kardeşleriyle çıktığı bir Yunanistan gezisi sırasında yakalandığı tifodan ölmesi Woolf için yeni ve başa çıkılamaz bir şok oldu. Thoby’nin ölümünden iki gün sonra ablası Vanessa’nın evlenmesiyle birlikte Virginia’ nın yaşamında birtakım değişiklikler gerçekleşti. Kardeşi Adrian’la birlikte, yine Bloomsbury yakınlarında bir eve taşınan Woolf, burada aydın çevrelerin yanı sıra, Londra sosyetesinin tanınmış hanımlarının da katıldığı toplantılar düzenlemeye başladı. Bu toplantılarda açık sözlülüğü ve sivri diliyle öne çıkan Virginia Woolf, yine bu dönemde, Times Literary Supplement’in yanı sıra, aylık olarak yayınlanan “Cornhill” dergisine edebiyat eleştirileri yazmaya başladı.

1909’da Bloomsbury’den Lytton Strachey ile nişanlanan Woolf, bir süre sonra anlaşamadıklarını düşündüğü için Strachey’den ayrıldı. Bir yıl sonra ruhani bir çöküş daha yaşayan yazarı, uzun süredir yayınlamayı düşündüğü ilk romanı The Voyage Out için okurdan gelecek olan tepkiler çok fazla düşündürüyordu. O dönem kız kardeşi Vanessa ilk çocuğunun bakımıyla fazlasıyla meşgulken kendisi eniştesi Clive Bell’le flört ediyordu ve aslında bundan büyük rahatsızlık duyuyordu. Bir depresyon anında kendisiyle ilgili olarak "29 yaşında hâlâ evlenmemiş bir 'başarısız'. Çocuğu da yok üstüne üstlük, ruhen hasta ve yazar falan da değil" ifadelerini kullanan Woolf’a incinmişlikleri çok fazla olduğu için doktorlar tarafından yeniden bir dinlenme kürü verildi. Endişeyle yayınladığı ilk romanı Voyage Out yayınlandığında otuz üç yaşında olan Virginia Woolf’un kitabı eleştirmenler tarafından övüldü; stiliyse zeki, kurnaz ve yaşam hırsıyla dolu bulundu.

1912’de ağabeyi Thoby’nin arkadaşı, Cambridge’den sol kanat siyaset kuramcısı Leonard Woolf’ la tanışması Virginia Woolf’un hayatının dönüm noktası olacaktı. Zira Leonard Woolf bir ömür boyu, onun ruh sağlığının gözeticisi ve yaratıcı kişiliğinin en büyük destekçisi olacaktı. Ancak evlenmeden önce kendisine "Beni bedensel olarak etkilemiyorsun hiç" diye yazacaktı Virginia. Evliliklerinin ilk yıllarında, 1913’ten 1915’e kadar yaşamının en ağır çöküntülerinden birini geçiren Woolf, intihar girişiminde de bulunacaktı. Yaşadığı ruhsal bunalım öncekilerin tümünden daha şiddetli ve daha uzun süreli oldu. Nedeni belki de, kocası Leonard'ın birçok doktorla konuştuktan sonra evliliğin çocuksuz devamına karar vermiş olmasındandı. Oysaki Virginia Woolf için hamilelik önemli bir konuydu. Bunu yaşamadığı için olayı başarısızlık olarak görüyor ve kendisini asla tam bir kadın gibi hissedemiyordu. Kendisine her türlü beyinsel uğraş yasaklanan Woolf, bir kliniğe yatırıldı. İyileşmeden geri döndüğü için kocasının onu tekrar kliniğe yatırma girişimlerine şiddetle karşı çıkan yazar, çareyi hayatına son verme girişiminde bulmuştu. Durumu düzelmeyince Woolf çifti biraz da Virginia’ya oyalanacağı bir uğraş bulmak kaygısıyla, 1917 yılında, adını yaşadıkları evden alan Hogarth Press’i kurdular. T.S.Eliot, Katherine Mansfield, E.M.Forster gibi günün öncü yazarlarının şiir ve öykülerini basarak, aydın çevrelerde kendine saygın bir yer edinen yayınevi Virginia Woolf’a da yazar olarak büyük özgürlükler sağlıyordu. Bu nedenle zaman zaman taşınması zor bir yüke dönüşse de Woolf çifti bu işi sürdürdüler.

1919 ‘da ikinci kitabı Night and Day’i yayınlayan Woolf, bu romanında alışılagelmiş kalıpları izledi. Kahramanlar, ilerleyen zaman içinde ve belirli bir olay örgüsü çerçevesinde, birbirleriyle ilişkiler kuruyorlar ve belirli çözümlere varıyorlardı. Bu iki romanın ardından Woolf’un deneyci kişiliği ön plana çıktı ve 1919 tarihli ünlü “Modern Roman” yazısında savunduğu gibi, yeni dil ve anlatım arayışlarına girişti. Bin bir izlenimden oluşan hayatı ve bu bin bir izlenimin alıcısı olan kişiyi bütün renkleriyle verebilmek için en uygun yöntem olarak bilinç akışı tekniğini benimseyen Woolf, 1922 yılında yayınladığı Jacob's Room’da bu tekniği kullanmaya başladı. Aynı yıl Vita Sackville-West’le tanışan ve bir ilişki yaşamaya başlayan Woolf, kadınlara ilgisini daha önce de fark etmişti ve romanlarında bundan bahsediyordu. Bu yüzden bir klasik olan Orlando isimli romanını bir aşk mektubuyla beraber sevgilisi Vita Sackville-West'e adadı.

1925’te okuyucuyla buluşacak olan Mrs. Dalloway, yazarın adıyla anılacak ‘bilinç akışı’ tekniğinin en başarılı örneği olacaktı. Romanıyla ilgili yazar şu ifadeleri kullanacaktı:

Yaşamı ve ölümü vermek istiyorum. Sağlığı ve çılgınlığı; toplum düzenini eleştirmek istiyorum, işler halinde en yoğun biçiminde.



Mrs. Dalloway’i 1927’de en çok beğenilen romanı olan To The Ligthouse takip etti. Çünkü bu romanıyla kendini, zamanın öbür yazarlarından ayıran üslubunu geliştirmişti ve kendi roman tekniğine uyan en uygun yapıtını vermişti.

1929’da A Room of One's Own‘u yayınlayan yazar, bu kitabında kadınların yazarlık ya da başka mesleklerde söz sahibi olabilmeleri için kendilerine ait bir oda ve bir gelire sahip olmaları gerektiğini savundu. Kitaba güler yüzlülük ve yaratıcılık hakimdi. 1931’de yayınladığı The Waves’i yazarken Virginia Woolf, bu kitapla o güne değin hiçbir başka romancının göze alamayacağı değişik şeyleri yapmak istediğini, bu romanın o güne değin yazılan hiçbir başka romana benzemeyeceğini biliyordu. Çünkü The Waves, hem düzyazıyla kaleme alınacak, hem de şiir, roman ve tiyatro oyunu gibi türlerin karışımı olacaktı.

1937’de The Years’ı kaleme alan Woolf, savaştan ve onun yıkıcı etkilerinden oldukça fazla etkileniyordu. Lytton Strachey, Roger Fry, Janet Case ve Lady Ottoline Morrell’in de aralarında olduğu tüm eski dostlarını kaybeden Woolf yeni ve şiddetli bir bunalım daha yaşamaya başladı.

Bu yüzden 1939'da, II. Dünya Savaşı'nın başlamasından hemen sonra, intihar Virginia'nın çok düşündüğü bir konu olmaya başladı. Eşi Leonard Yahudi olduğu için Nazi tehlikesinden Virginia’ya oranla daha derinden etkileniyordu. Savaş artık iyice kapılarına gelmiş dayanmıştı. Londra'da Luftwaffe'nin hava saldırıları evlerinin bir bölümüyle The Hogarth Press'in bürosunu yerle bir edince Woolf çifti, büyük bir çabayla Virginia'nın babasının kütüphanesinden kalan, evlilikleri boyunca biriktirdikleri ve yayınevleri The Hogarth Press tarafından basılmış binlerce kitabı kurtarmayı başardılar.

26 Şubat 1941’de Between the Acts’i bitirdiğinde müsveddesini okuması için Leonard'a veren Woolf, son romanını yazarken sıkıntı çekmemiş, büyük bir keyifle yazmıştı. Ancak kitabı okuduktan sonra ondan hoşnutsuz olduğunu fark eden Woolf’un depresyonu iyice artmaya başlamıştı.

Artık okuyamayan, yazamayan ve aklını hepten yitireceğinden endişe eden, Woolf, 28 Mart 1941’de ölmeye hazır olduğunu hissetti. Biri kocası Leonard’a, diğeri orta yaşlarındaki partneri lezbiyen Vita Sackville-West’e olmak üzere iki veda mektubu yazan Woolf, bastonuyla Ouse ırmağına kadar yürüyüp ceplerine taş doldurdu. Kendini batırmaya yetecek kadar taşla dolduğunda Ouse ırmağının sularına gömülen Woolf, intiharında da kesin bir kararlılık göstermişti.

Woolf’un eşi Leonard’a bıraktığı veda mektubunun metni şu şekildeydi;

Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumdan eminim. Yaşadığım o korkunç anlara geri dönemem artık. Bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım, hiçbir şeye odaklanamıyorum. Bu yüzden yapabileceğimin en iyisi olduğunu düşündüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana verilebilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim her şeyim oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım, ben olmazsam rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu bile düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim şu ki, yaşadığım her mutluluğu sana borçluyum. Bana hep sabır gösterdin, çok iyi davrandın. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Bir tek senin iyiliğinden eminim, onun dışında her şey terk etti beni. Hayatını mahvetmeye devam edemem. Birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Ay Sarayı, Paul Auster


“Yaşamımızı bir yığın rastlantı belirliyor ve biz dengemizi koruyabilmek içn her gün bu şoklar ve rastlantılarla mücadele etmek zorundayız.” Marco Stanley Fogg,Ay Sarayı

Paul Auster’i, kendi gibi gizemli(internette hakkında çok az bilgiye ulaşabildik) Limonlu Bahçe’de konuştuk. Limonata kıvamında bir bahar akşamıydı. Yasemin, Canan ve Şule ‘nin yaşgünleri mayıs ayının ilk 11 gününde olduğundan; daha önceki yılda olduğu gibi bir kutlama yapamadık. 2010 yılında Ogün meyhanesinde, Yusuf Atılgan’ın Aylak adamı’nı konuşurken, aynı zamanda grubumuzun bu 3 nadide üyesinin yaşgününü de kutlamıştık. Her üçüne de mutlu yeni bir yaş diliyoruz. Gelecek sene keyifle kutlamak üzere…

Ay Sarayı, kitapla sürüklenmek isteyen okuyucuya da, kitabın derinliklerine inip, farklı imgelerin peşinde sürüklenmek isteyen okuyucuya da hitap ediyor. Paul Auster’in en iyi kitaplarını son on yılda yazdığı söyleniyor. Ay sarayı ise 1989 basımı, önemli özelliği otobiyografik bir içeriğinin olması. Auster, 1947 de doğmuş, aynı üniversitede okumuş, babası hayatta imiş ancak sürekli seyahatte olduğundan baba ilgisiyle büyümemiş, dayısı ona yurtdışından kitaplar gönderirmiş ve kitapta anlatılan açlık konusunu çok fakir olarak geçirdiği bir dönemde yaşamış.

Kitaptaki semboller anlatmakla bitmez durumunda, içlerinden en çarpıcılarını seçip, daha çok neden bunları kullandığını konuştuk.  Kitap, genel anlamda 3 kuşağı anlatıyor, birbirleriyle bağlantılarını tesadüflerle öğreniyoruz. Paul Auster, malum kitaplarında tesadüfleri kullanmayı seviyor. Oda, parkta kovuk, mağara gibi öğeleri kullanarak, kitabın genelinde üzerimizde bir klostrofobik etki yaratıyor. İletişim kurmayı bile baseball üzerinden yaparak veya Kitty nin konuşma yönetimi açıısndan başarını anlatırken de içe kapanıklıktan dem vurup, çifte etkiye yol açıyor…

Kitabımızın kahramanı, Marco Stanley Fogg. Marco tabi ki Marco Polo’dan-Çin ‘e giden ilk Avrupalıdan, Stanley, Dr.livingstone’un izinden kara Afrika’nın yüreğine ulaşan Amerikalı gazetecinin isminden, Fogg ise 80 günde Devrialem kitabının kahramanı, dünyanın çevresini üç aydan kısa sürede dolaşan Phileas’ı simgeliyordu.  Amerka’ya çok farklı bakışlarıyla birlikte dünyanın farklı ve otantik bölgelerine de göndermeleri ile dopdolu kitap-özellikle de Çin, Çinli kız, lokanta... Örneğin ay sarayı, pembe tabelali bir Çin lokantasının ismi.. Ay konusu Çin lokantasından, aya ilk basışa, Amerika’nın batı bölgesinin ay yüzeyine benzemesi, kitabın sonunda doğan aya kadar bir çok yerinde kitabın göndermelerle geçiyor. Ancak gerçekten neden ayı seçmiş olduğunu bulamadık. Her ne kadar Ay sarayı’nda yediği niyet kurabiyesinde çıkan cümle ; “ Güneş geçmiş; Dünya bugün; Ay gelecektir.” Şeklinde yorumladıysam da (bu sefer kitabı seçen ve toplantıyı yöneten bendim), ekibi ikna edemedim. Kitap, Marco’nun kendi kimliğini arayışı olarak yorumlanırsa, kitabın sonunda bunu buluşuyla, geleceğe yani aya bakışıyla göndermeyi yapıyordu yazar bana göre..sayfa 283 deki ay masalı da ayrıca hepimizi büyülemişti…

Niyet kurabiyesinden çıkan cümle, Tesla tarafından söylenmiş bir cümleydi. Effing’in yani Marco’nun büyükbabasının hayran olduğu, önemli bir bilim adamına aitti, her ne kadar Tesla tarihte hak ettiği şanı,şöhreti alamamışsa da, kitapta ironik bir biçimde bu önemli gerçek kişi,lik ile de ilgili bağlantı kuruluyordu.

Effing’in başına gelen kaza/saldırı, ona göre yaptıklarının ceremesiydi. Kitapta hiç din yok diye konuşan arkadaşlar, bu konuyla birlikte yazarımızın yahudi kimliğini gördüler. Vicdani br muhasebe, kitapta açıkça olmasa da cereme sözcükleriyle ifade edilmiş ve Effing rahatlamıştı, para dağıtması da bunun bir başka boyutuydu, bir de en uzun süre yanan Yahudi adak mümları…

Kitabın belirli bölümlerinde, farklı olay ve bakış açılarıyla Amerikan yaşam tarzına meydan okumuş, örneğin eylemsizlik ile protestosunda aç kalmayı seçişi, fast food, obezite kültürü ile çöpten topladıkları ile ince ince dalga geçişi…Marco’nun babasının kendini tarif ediş şekli ;   ” Ben, sistemin başarısızlığının canlı kanıtı; bolluk ülkesinin oburluktan çatlayışının somut örneğiydim.”

Eylemsizlikten vazgeçişi, yaşamda onunla ilgilenen, onu seven insanların varlığı ile oluyor.
Kitty ile olan ilişkisini anlatırken yalnızlığından ayrılışını ve ona bağlanışını çok çarpıcı bir şekilde anlatıyor…

Thomas Effing ismini büyükbaba, suni bir şekilde yaratırken, Amerika daki bir terim den yola çıkıyor,  mağarada yerine geçtiği adamın ismi olan Thomas ismini alırken, bu terim aklına geliyor, doubting Thomas, doubting yerine fucking Thomas yani kendi kendine hayatını mahvedev Thomas demek için Effing f-ing şeklinde karar veriyor…Türkçesinde bu şekilde anlatılmasa da İngilizcesinde, bu şekilde tarifleniyor.. İnsanların yaşamdaki seçimlerine de bu anlamda gönderme yapmış oluyor. Kimi zaman seçimler yerine yaşamımızı, yazarımızın dediği gibi rastlantılar, tesadüfler belirlese de, seçimlerin de önemli bir etkisi var.

James Joyce’dan sonra Paul Auster’i kitabındaki Effing kahramanının sanatla ilgili sözleriyle bitirelim :

Sanatın gerçek amacının, güzel nesneler yaratmak olmadığını kavradı. Sanat,dünyayı anlamanın, dünyanın özüne inmenin ve o dünyada kendi yerini bulmanın bir yöntemiydi ve bir tablodaki estetik değerler, nesnelerin özüne inme çabasının neredeyse rastlantısal bir yan ürünüydü…