5 Kasım 2010 Cuma

Ölmeye Yatmak,Adalet Ağaoğlu

Dar Zamanlar - I

Adalet Ağaoğlu 1929 doğumlu,ilk cumhuriyet dönemi çocuklarından.. TRT nin kurulumunda ciddi bir rol alıyor, radyo ile ilgili özerklik süreci başladığında işi bırakıp, ilk romanı olan bu romanı yazıyor. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği nin kurucularından ve Kardelenler ismini Adalet A. koyuyor. 60 öncesi, 70 ler, 80 ler şeklinde zamansal kitsplsrı sınıflandırıyor..

Benim hayatım diye anlatarak başlıyor kitabı...

Ben her zaman intihar etmeyi düşünmüşümdür ama iyi bir yol bulamadım…

Evlilik iki aydının olması, severek evlenmesi, hayata zorluklarla asılmış olmasları, evlilikteki yoksunluk, kuruluk..

İçinde her şey var.. Anı, belgesel, farklı zamanlar.. Edebi olarak bu nedenle farklı..

Ben Cumhuriyet kadınıyım, sorumluluk kadınıyım, bu söyleşiye bile ceket ile geldim..

Ankaralılar, Ankara anlatımından çok mutlu oldular, tarihsel gerçeklik, her şey birebir aynı yerler..

Erkekler siyasi düşünceleriyle, ruling roles, kadınlar ise daha sınıfsal özelliklerle var..

Kimlik, kişilik çatışmasını indirgemişler..

3..kitap hayır.. Ömer in bakış açısıyla çevresinde olup bitenler..erkekler kimliklerinden sıyrılabiliyor, eğer evrimi tamamladıysa..

Her kitap bir sonraki nesli gösteriyor..4.kitap olacak mı ? sorusuna bilmiyorum…diye cevap vermiş..

Kadının kendi kimliğiyle yapmak istedikleri ve bunu yapacak maddi gücü bulması..

İlgiyle okunan, sosyolojik değerlendirmeler..Edebi olarak ben, pek tatmin etmedi.. Kronolojik akışı değişik ancak edebi olarak çok etkilenmedim..Aysel ve Adelet A. patalel kişilik..Karakterler biraz karikatürist.

Bunları bugün söylemek çok kolay..söylemezsen Dündar öğretmen gibi olursun..

Farklı karakterlerle anlatmak..Edebi hayattaki en önemlisi farklı tekniklerle ilerlemesi..Araştırmacı..Çok ciddi ve derinlemesine araştırmış..

Alain, gayri Müslim olan ve kadın kimliğiyle yaklaşmayan/terkvari yaklaşmayan tek erkek, kendi olma rahatlığını veren..entellektuel açidan ilerlemiş.Aysel, .bir erekekle elele oturabileceğini öğreniyor..Global kalıp bunlar !  değişen bir şey yok !

Tüm karakterler anti tez.. Her şeyi karaktürize ederek kendi başına ortaya koyuyor..Aysel ölüyör, dönüşerek Maysel- My cell  oluyor J

Biz keyfe dalarsak, işleri kim yapacak J ?

Adalet Agaoglu'nun Olmeye Yatmak romaninda bir devrin aydinlarinin kendilerini sorgulamasiyla karsilasiriz. Romanin kadin kahramani Aysel de boyle bir sorgulama icindedir. Kendisine yuklenen agir vazife hissi bireysel istekleriyle catismaya baslar. Birey ideallerinin agirligi altinda ezilmektedir. Bir yonuyle bireyin inkari anlamina gelen ici bos idealizmini sorgular Aysel. Ona gore birey kendisi olmali, inanc ve gorevlerini kendisi belirlemelidir. Birey olmaya giden yol kisisel yasanmisliktan ve bireysel tercih hakkina sahip olmaktan gecer. Romanda Cumhuriyetin ilkelerini yuceltmek icin vazifelendirilen Aysel ve onun kusaginin bireyseli yakalama cabasi Aysel'in bir gun bir otel odasinda intihar etme isteginin isiginda sorgulanmistir.
Sonunda Aysel mutlak bir sorgulama inanciyla otel odasindan ayrilir. Birey kendini yapan degerleri ve inanclarini sorgulamalidir. Hayat vazife gibi yasanmalidir.
Anahtar Kelimeler: Adalet Agaoglu, aydin kadin, bireysellik.
Tasidiklari kimligin kendilerine cok agir geldigini hissedenler vardir. Ideallerinin yogunlugu, baskisi ve uzakligi onlari bir kozanin icine hapsetmistir. Bu daracik kozanin icinde saga sola kimildayamadan, nefes alabilmek icin pencereler aralamakla gecer zamanlari. Her kimildanis hareket alanlarini biraz daha daraltir. Insan olmanin kucuk anlarni, ufak zevklerini kendilerine cok gorurler. Onlar hayatlarini baskalarina adamislardir. Hayati vazife bilinciyle yasamaktadirlar.
Olmeye Yatmak'ta Aysel'in sorgusu bireyin kendisi icin belirlenmis kalip halinde kendisine sunulan ust kimlige itirazini ifade eder. Aysel'in hikayesi bir romanin sayfalarina sigmayacak kadar agir bir sorgulamayla doludur. Bu yuzden onun icine hapsedildigi romanin sayfalarindan aranizda dolastigini dusunebilirsiniz. Romanlarin yasanmislik degerlerinin onemi ya da onemsizligi sizin icin o kadar da gerekli degilken birden etiyle, kaniyla, kafasiyla, yasamis oldugunu mutlaka kabul etmeniz gerektigini dusunduren canliligiyla ve gercekligiyle karsiniza cikiyor Aysel. O, kendi tabiriyle vazifeye doymayan acgozlu, fakat zayif omuzlariyla bir devri, gorev ve misyon tarafiyla yuklenen nadir karakterlerden biridir. Hayati oylesine vazife bilinciyle yasamaktadir ve bu oylesine durdurulmaz ve geri donulmez bir cizgidir ki Aysel bu akisin disina cikmak istediginde kendisini bir otel odasinda olmeyi beklerken bulur. Aysel omru boyunca varlik mucadelesi vermekten, once insan olarak kendisini kabul ettirmek savasiyla ugrasmaktan asil kimligine, benliginin derinligine uzanamamistir. Bu, icine dogru gitmeyi hep erteleyip, surekli disa dogru uzanisin sonucudur. Ust beni fazlaca abartilmis bir insanin kendisini bulma mucadelesidir. Onu anlatabilecek en iyi kelime de mucadele kelimesidir zaten. Aysel, kelimenin tam anlamiyla kendini, kendi benini taniyamayacak kadar etrafindaki insanlara daha dogru bir ifadeyle vazifelerine dagitmis bir karakterdir. Bunun tabii bir sonucu olarak da kimliginin kayip taraflarini baskalarinda aramaktadir. Bir gun oldukca gec denebilecek bir donemde hayatin asiI gercegine uyanir. Uyandigi yer bir otel odasidir. Bu otel odasina hayatini hayat, n,n ipuclarini, sorularini, veya bu sekilde kimligini dagittigi insanlari da beraberinde getirmistir. Burasi bir sure sonra kalabalik bir toplanti salonuna donosur. Aysel onlar arasindan secmeler yapacaktir. Elini daha dogrusu hafizas,n, rastgele orada burada dolastirir. Eline gelenlerden hangisi gercek Ayseldir? Ustelik Aysel bu kimlik mucadelesini hayattan umidini kestigi, birkac saat icinde olmeyi bekledigi bir zamanda gerceklestirir. Aysel bu otel odasinda zamani, dunyayi, yani yasamin butun unsurlarini geride birakmistir. Burasi, dunyadayken, olmeden once olunebilen bir mezardir. Bu yuzden Aysel odanin karanlik olmasina ozen gosterir. Perdeleri kapatir. Isik istemez. Bir mezarda ya da bilincaltinin karanlik dehlizlerindedir. Tuhaf bir sekilde kendisinin sectigi olumun esigindedir. Tuhaftir cunku yasadigi hayatin icinde hayata devam ederken kendisiyle karsilasamamistir. O ancak olumun nefesini hissederken kendisine uyanir, kendisini ancak olumun esiginde bulabilecegini dusunmektedir. Cunku devam eden hayatin bu akisin duzeni onu oylesine parcalayip dagitmis, oylesine kendisine yabancilastirmistir ki bir taraftan yasarken bir taraftan kendisini bulamayacagini iyi bilmektedir. Olum Aysel icin kendine giden yoldur. Hatta tek yoldur.
Gönül Kıvılcım - Başucu Kitapları
Adalet Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak
“Kız öğrencilerimden biri Anna Karenina ya da Madame Bovary gibi ölmeye yattığımı görse, kim bilir nasıl güler!” Hayır, o bir Rus veya Fransız romanının kahramanı gibi değil, Aysel gibi yatar ölmeye. Kasaba ilkokulunun son derece eğreti, son derece özenti, insanı gülsün mü ağlasın mı kararsız bırakan müsameresinde kelebek kılığına giren, özgürlük talebiyle aldığı aile terbiyesi çelişen, genç cumhuriyetin utangaç ama heyecanlı ve cesur kızı Aysel. Babasının karşı çıkmalarına rağmen ortaokula gidebilmek için kendini dereye atmaya kalkışan, Aysel’in korkuları, özlemleri, serüveni. Bedenine dikilen gözlere rağmen kadın olmadan önce insan olduğunu hatırlamaya çabalayışı. Ne yaparsa yapsın, unutmaya çalıştığı kadınlık ayak bağıdır her zaman. Öğretmeninin diretmesiyle Ankara’da ortaokula devam eden Aysel kasabaya geldikçe babası Salih’in zoruyla başını örtmeye başlamıştır Aysel ve erkekler.

Kocası, okul arkadaşları, sevgilisi. Adları Salih, Aydın, Ömer, Engin’dir... Romandaki erkeklerden bazıları sıradan devlet liselerinde okur bazıları, İstanbul’da Fransız mekteplerinde. Bir kısmı modernleşme yanlısı ailelerden gelmişlerdir, diğerleri muhafazakar ailelerden. Aslında fark etmez, kadını bedeni üzerinden anlamlandırır, sınırlandırır, kadının kendi olma talebini fazla görür hepsi.

Özgüveninden utanması gerektiğini öğreten erkekler. Aysel, kişi olmak talebini kocasına açtığında, Caudwell’den yardım alarak “Toplumculuğun en ileri aşaması, insanı bir kişi yapmaktır” dediğinde “Bunu söylemek için henüz çok erken” diyerek cevap veren Ömer. Bir cumhuriyet kadınının toplumla, erkek toplumuyla, modernliği içselleştiremeyen cumhuriyetle ve eleştirdiği o toplumdan kendine geçen, içselleştirdiği muhafazakar değerlerle hesaplaşmasıdır “Ölmeye Yatmak”.

Yattığı yerde kendini, cumhuriyeti anlamaya, doğrulamaya, kendiyle ve cumhuriyetle uzlaşmaya çalışır Aysel. Hangisi daha zordur, kendini mi yoksa cumhuriyeti anlamak mı, orasını okura bırakmak lazım ancak Adalet Ağaoğlu’nun romanın meselesini tek bir hamlede zorlanmadan çözdüğünü söyleyebiliriz. Cesaretiyle bizlerin önünü açan bu önemli kadın yazarımız, Feridun Andaç’ın gerçekleştirdiği nehir söyleşisinde, romanın karnına bir anayasa yürüyüşü sırasında düştüğünü anlatır. “Biz yürüyoruz, Atatürk Bulvarı’nda, iki tarafta halk, hiçbir şey söylemiyor, öylece bakıyor... “ Ağaoğlu’na göre Cumhuriyet kuşağı 68 kuşağının altına düşmüş bir kuşaktır. “Yani gençler özgürlük istiyordu; üniversite rektörleri, üniversite vermiyordu” diye açıklıyor bunu söyleşisinde. Bu durumu simgesel olarak nasıl verebilirim diye düşünür Adalet Ağaoğlu ve romanın karakterini, Doçent Aysel’i öğrencisinin altına yatırır.

Evet, acımasız bir seçim, ama sorunu tek hamlede çözdüğü kesin. İşin ilginç tarafı, bu tabu ilişkinin üstünde pek durulmaz o dönem, Ağaoğlu’nun da belirttiği gibi. Halbuki Aysel karnında anlamadığı bir kuşağın tohumunu taşımaktadır. Yani, dayatmayla da olsa onu anlamak zorundadır.
Bir kadın meselesi, kuşaklar arası bir çatışma ve hepsinin üstüne daha da iddialı bir hedef: Türk romanıyla hesaplaşma. Yazar kronolojik anlatıyı bitirmeyi, 1950 sonrası Türk romanıyla hesaplaşmayı koymuştur kafasına. Anlatıcı perspektiflerini değiştirerek, zamanla oynayarak, kendi deyişiyle ‘anın arkeolojik kazısını fiilin bütün zaman çekimleriyle yaparak” kalkar bu hedefin altından.

“Kim istemez kendini beğenerek ölmeyi? Kendini doğrulamış olarak ölmeyi ben de isterim. Her şeyde haklı bularak kendimi. Kısmet değilmiş...!
Aynaya omuz silkiyorum... belki de ölerek hala tek başıma haklı olmaya çalıştığım için, arsızca silkiyorum omuzlarımı. Omuzlarım. Beni üst yanımda hala genç tutan.”

Kadın, modernleşmenin en zayıf halkasıdır Aysel’in ve Adalet Ağaoğlu’nun büyüdüğü, okula gittiği, meslekler edindiği, evlenirken kızların bakirelik sembolü kırmızı kuşaklar kuşandığı, sonra kadınlık derdi kuşandığı, hangi meslekten olurlarsa olsunlar kadınlığın zincirlerinden kurtulamadıkları toplumda. Aysel, tehlikeyi atlatıp evde kalmak zorunda olmayanlardan, okuyabilenlerdendir. Diğerleri ise onlar bizim annelerimiz, komşularımız, akrabalarımız. Modernleşmenin Batılı çocuklar yetiştiren ideal kadın olmaktan ibaret olduğuna inandırılanlar.

“Ölmeye Yatmak”, Türkiye’nin unuttuğu soruyu hatırlatır aslında: Kadın modernleşmeden toplum modernleşebilir mi? Hep ötelenen bir soru. Ağaoğlu’nun romanından onca yıl sonra hala güncelliğini koruyor. Ve diğer sorular: Kadın bilinçlenmeden toplum bilinçlenebilir mi, kadın özgürleşmeden toplum özgürleşebilir mi? Doğu-Batı meselesinin tartışılmamış bastırılmış, son yıllarda örtünmek, türban, laiklik sorunsallarıyla çıplak bir şekilde ele alınması giderek kaçınılmaz hale gelen boyutudur kadınlık halleri, kadın kimliği, kadın özgürleşmesi.

O zaman da acildi, hala acildir tartışılması. Nedir kadın özgürlüğü? Erkeklerin kadınları soyan, aç bakışlarından kurtulmak mı? Ha bire önümüze çıkan “Bir kadın olarak nasıl böyle konuşursun?” cümlesinden kurtulmak mı, erkeklerin artık kadınlarla empati kurmaya başlaması, kadını kendini tatmin edecek bir makine olarak görmekten vazgeçmesi mi? Gazetelerdeki kadına yönelik şiddeti kanıksamadığımız, bu şiddeti hayatımızdan çıkarmak için adımlar attığımız an mı? Kadını baş tacımız değil, meclisin tacı, sokağın tacı, toplumun tacı yapmaya başlamak mı? Edebiyatımızdaki, şiirimizdeki erkek dilinin, dişil hikayelerle, kadın bakış açısıyla zenginleştirilmesi ve bu dille bu hikayelerin ötekilerle eşdeğer tutulacağı gün müdür kadının özgürleşeceği gün. “Ölmeye Yatmak” kadının da olduğunu hatırlatıyor ve kadını hesaba katmadan yapılan her devrimin eksik devrim olduğunu, eksik modernleşme olduğunu. Daha doğrusu kafalardaki kadın modeli çıkarılmadan, yukarıdan inme modernleşmenin modernleşme olmayacağını ve geriye gidişlerin kaçınılmaz olacağını. Ta dipteki probleme uzanıyor yani.

Adalet Ağaoğlu bir kuşağın hikayesini anlatan metnini, mektuplarla, güncelerle diri tutuyor. Profesör Aysel kendi hayatım diye üstüne giydiği elbisenin gerçekten kendi arzuladığı elbise olup olmadığını sorguluyor ve bunu yaparken en mahrem düşüncelerini günlüğüyle paylaşıyor. Aysel’in karnında taşıdığı sır cumhuriyetin sırrı. Bu sırrı taşımanın ağırlığıyla ezildikçe ezilen, karnında bir “günah” taşıyan kahramanın öfkesi yazarın diliyle bütün metne yayılıyor.

Ölmeye değil ama Türkiyeli kadını düşünmeye yatmak için mükemmel bir roman. Üstelik , “Ah bir an, kısacık bir an ne kadar uzun olabiliyormuş” dedirtiyor insana
.
Roman, Aysel’in bir otel odasında “Ölmeye Yatma(k)”sıyla başlar. Aysel aynı zamanda yazar-anlatıcıdır. Aysel, ilkolul günlerini ve okuldaki bir müsamereyi hatırlar. Cumhuriyet’in ilk yılları ve modernleşme çalışmaları. Köyden çıkıp Ankara’ya okumaya gelen öğrenciler: Ali(meslek lisesinde okur, bir otelde çalışır-yatar kalkar, solcu çevreye girer, radyoda çalışmaya başlar, Aysel’e tutkundur, ama bunu dillendiremez..)), Aysel(kadının bireyselmeşini mi simgeler, aydın-kadın bocalaması, Aydın(kaymakamın oğlu, Aysel’e tutkun, modern düşünceli), İlhan(Aysel’in kardeşi, ülkücü), Romanda, günlük(Aydın’ın) ve mektup türünden faydalanmıştır, yazar. Dündar Öğretmen(iyi niyetli, cumhuriyet öğretmeni..)
Yazar bir döneme ışık tutmaya çalışmış, dönemin siyasi sosyal olaylarına, gazete haberlerine yer vermiş romanında. Bu, romanın gerçekliğini arttırırken, edebi değerini sarsıyor sanki. Dar zamanda anlatılan olaylar… Bir dönemin atılımı ve tarjedisi, sembolik kahramlalar üzerinden verilmiş. İlhan(ülkücü), Ali(solcu) vb…
“Kız öğrencilerimden biri, Anna Karanina ya da Madame Bovary gibi ölüme yattığımı görse, kimbilir nasıl gülzer.”(s.27) Köyden gelen Aysel, zorluklara göğüs gererek okumuş, üniversitede hoca olmuştur, evlidir. Ancak bir öğrencisiyle(Engin) ilişki yaşar, neden? Kendine bir şeyleri ispat etmek için mi? Başkaldırmak, yerleşik kuralları yıkmak için mi? Bir kadının eksik varoluşuyla mı karşı karşıyayız? Bunalım. Ölmeye Yatmak. Ölememek. Hesaplaşma. Muhasebe. Geçmişten o ana bir özet, roman.
Romanda günümüzde de geçerliliğini koruyan anlayışlar sergilenmiş. Şu cümleleri yaşamıyor muyuz eğitim sistemimizde:”Ertürk, bu ilk suçundan ötürü bağışlanınca, bir daha bilmeden suç işlememeyi öğrendi. ‘Oku’ diye verildiklerinden gayri hiçbir şey okumamayı, ‘Düşün!’ dedikleri dışında hiçbir şey düşünmemeyi…”(s.126)
Öğretmeninin, Russo’nun İtiraflar’ını Aysel’in elinde görünce tepkisi: “Adını duymuş. Terbiyesiz bir kitaptır, diye duymuş. Okuyacakmış da şimdi, ne kadar zehirlendim, terbiyem ne kadar bozuldu, onu anlayacakmış.”(287) Ne komik, daha yeni Anayurt Oteli müstehcen olduğu gerekçesiyle 100 TEMEL ESER(!)den çıkartıldı, okumadan koymuşlarSAYIN büyüklerimiz(???) . Bu ahlakçı anlayış hala sürüyor, hem de ortaçağ ahlakçılığı. Düşüncelerine uymayan şairleri  ve yazarları anlatmaz bunlar. Öğrencileri, kendi yosunlu zihniyetlerini yetiştirmek isterler yeniden, yeniden….
Yazarın ilk romanı. Dar Zamanlar üçlemesinin ilk kitabı, ÖLMEYE YATMAK… Tarihi atmosferi, psikolojik tahlilleriyle okunası bir roman….





ADALET AĞAOĞLU
30/12/2002    Çimen GÜNAY


BİA (Leiden-Hollanda) - Ölmeye Yatmak'ta "cinsellik", Cumhuriyet'le birlikte ilkokullardaki müsamerelerin bir parçası olmaya başlayan kızlı erkekli gösterilerden, genç yaşta yapılan evliliklere, monoton birlikteliklerden evli insanların kurduğu gizli ilişkilere pek çok farklı düzlemde, toplumsal baskılar karşısındaki konumu ile ele alınıyor.

Toplumsal baskının romana bütünsel bir tema olarak katılmış olması, yapıtta organik bir birliğe ulaşılmasına yol açıyor; ancak, "toplumsal" olanın "bireysel" olan üzerindeki belirleyiciliğine yapılan güçlü vurgu, bireysel düzlemdeki dinamiklerin ikinci plana düşmesine neden oluyor. Bunun sonucu olarak, Ölmeye Yatmak'ta "cinsellik" toplumsal/tarihsel sorgulamanın gerisinde kalıyor ve romanda bir "sorunsal" olarak belirginleşemiyor.
Kişisel ve tarihsel sorgulama

Ölmeye Yatmak'ta bireysel krizlerle toplumsal çalkantılar iki ayrı anlatı düzleminde konu edilir. Ölmek amacıyla kendisini bir otel odasına kapatan Aysel'in kişisel sorunları, bireysel kriz anlatısının düzlemini oluştururken, Aysel'in bu kriz nedeniyle geçmişi düşünmesi, Cumhuriyet'in ilk yıllarından 60'lı yıllara dek uzanan bir tarihsel sürecin sorgulanmasını da beraberinde getirir.

Romandaki tarihsel sorgulama sadece Aysel üzerinden yürütülmez; Aysel'in Aydın, Ali, Semiha ve Hasip gibi ilkokul arkadaşları da farklı yönlere giden, zıt ideolojilere yönelen kişiler olarak bu tarihsel sürecin sorgulanmasında önemli roller üstlenmektedir.
İdeolojik zıtlıklar

Aydın, 1960'larda politikaya heveslenen biri olarak karşımıza çıkar; Ali, solcu arkadaşlar edinir ve Radyoevi'nde işe girer; Semiha genç yaşta evlenir ; Hasipise ilahiyat fakültesini bitirir. Romanın erkek kişilerinin birbiriyle çatışan ideolojilere yönelmesinin yarattığı gerilim, bütün bir toplumsal tarihin belirleyici öğesi olarak romana itici bir güç sağlamaktadır.

Aynı "ideolojik" zıtlıkların kadınlar için belirginleştirilmemiş olması dikkat çekicidir; romanın kadın kişileri, birbirlerinden "politik yönelim"leri ile değil, kadının toplumdaki konumunu belirleyen geleneksel görüşe olan yakınlık veya uzaklıklarıyla ayrılmaktadır
Aysel, erkek dünyasında

Romanın kadın kişileri arasında bir tek Aysel, "erkeklerin dünyası"na girmeye cesaret eder ve kendisine geleneksel olarak uygun görülen konuma karşı çıkmayı başarır; Aysel, "solcu"luğu öğrenir, üniversiteyi bitirir, akademik bir kariyer yapar.
Adalet Ağaoğlu, kadını "sorgulayan bir özne" olarak değerlendirerek, yapıtlarını "modernleşme" sorunsalının etrafında geliştiren, ama kadınları bunun dışında tutan Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi yazarların uzanmadığı bir alana adım atmıştır.

Ancak, Aysel'in bu sorgulamada yalnız kalmış olması ve taşıdığı çelişkilerin sürekli toplumsal olanla bağlantılı olarak aktarılması, Ölmeye Yatmak'ta bile "aydın"ın bir "kadın" olarak yaşadığı deneyimin "özerk"liğinin arka plana itildiğini düşündürmektedir.
Kocaya ve Cumhuriyet'e ihanet

Aysel'i intihara sürükleyen, kendisini bir otel odasına kapatmasına neden olan başlıca unsur, kocası Ömer'i, öğrencisi Engin'le aldatmış olmasının yarattığı suçluluk duygusudur. Bu ilişki sonrasında hamile kalmış olmaktan şüpheleniyor olması, bu suçluluk duygusuna ek olarak, Aysel'in sorgulamalarına dramatik bir yön de katar.

Aysel'in kocasına ihanet etmiş olmasını, Cumhuriyet'in ülkülerine ihanet etmekle bir tutan tavrı, Cumhuriyet'in ilk yıllarını yaşayan kadınlar için cinselliğin görev duygusuyla ne derece iç içe geçmiş olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu iç içe geçmişlik, görece bir özgürlük ortamının oluştuğu 60'lı yıllarda da yürürlüktedir; artık "Ata'ya ihanet" şeklinde bir göndermesi olmasa da, "aydın" kadınlar için "cinsellik" hala görevlerin, sorumlulukların arasına sıkışmış bir art-alan konumundadır.
60'ların özgürlük ortamı

Ölmeye Yatmak'ta Aysel'in cinselliğine ilişkin sorgulamaları, toplumsal bağlamla sıkı sıkıya ilişkilidir. Aysel, Cumhuriyet'in bir ürünüdür; onu Cumhuriyet yaratmış, içine sarsılmaz görev ve sorumluluk duygularını da yine Cumhuriyet yerleştirmiştir. Bu bağlamda, onu cinselliğini keşfetme pahasına kocasına ihanet etme konumuna taşıyan da, deyim yerindeyse, 60'ların özgürlük ortamıdır.

Aysel'i yeniden "genç", "diri", "hem insan hem kadın" hissettiren kişinin herhangi biri değil de Engin olması, sorunun sadece bir "cinsel özgürlük" sorunu olmadığını ortaya koymaktadır.

Bunun yanı sıra, Aysel'in hepsi farklı zamanlarda kendisinden hoşlanan ilkokul arkadaşları Aydın veya Ali ile değil de, Engin'le birlikte olmayı tercih etmesi, "cinsellik" konusunu, Cumhuriyet kuşağının, kendisinden sonra gelen 60'lı yılların özgürlükçü kuşağına yetişme çabasının bir bileşeni yapar.

Bu çerçevede, doçent kimliğine ve ayrıntıları düşünmekten ölemeyecek kadar sorumluluk duygusuyla örülmüş yaşamına rağmen, Engin'le birlikte olan Aysel'in, bu edimi, Cumhuriyet kuşağına mensup bir aydının 60'lı yıllarda baş etmek zorunda kaldığı aşağılık duygusundan kurtulmanın bir yolu olarak gördüğünü söylemek olanaklı görünmektedir.
Sorun değil, simge

Ölmeye Yatmak'ta belirginleştirilen, Aysel'in kadın kimliği bağlamında, "cinselliğin" tarihsel bir çerçevede sorunsallaştırılması değil, "genç", "yeni" ve -henüz- kirlenmemiş olanın, yani 60'lı yılların kutsanışıdır.

Romanda cinselliğin bir "sorunsal"dan çok bir "simge" olduğu iddiasına kanıt oluşturabilecek başlıca unsur, Aysel'in "cinselliğini" keşfedişinin "trajik" bir olgu olarak işlenmemiş olmasıdır; Aysel, Engin ve Ömer arasında bir seçim yapma konumunda olan biri olarak değil, karnındaki çocuğu -eğer böyle bir çocuk varsa- büyütmeye karar veren biriolarak çıkar otel odasından.
Çıplak görüntüyü azarlamak

Aysel, roman boyunca pek çok kez, Engin'i kendisini bulmasına neden olan, bekaretini ikinci kez bozan biri olarak tanımlamaktadır. Engin'le sohbet ettikleri uzun bir gecenin sonunda aynaya baktığında, ilk defa "gövdesinin elle tutulur, bakılıp görülür somut bir şey" olduğunun farkına varmıştır Aysel. Yine de aynanın karşısında çırılçıplak durmak isteyen "görüntüsü"nü azarlayacak kadar ilkelerine bağlıdır henüz.
Modernleşme, özgürleşme, bireyleşme

Romanın sonlarına doğru Aysel'in, Engin'le aynı yatağa girdiğini unuttuğu günlerden söz açmaya başlaması, bu ilginin giderek şiddetini yitirdiğini duyumsatmaktadır.

Yine de Engin, tıpkı 60'ların görece özgür ortamının toplumsal olarak bir dönüşüm noktasına denk düşmesi gibi, Aysel'in hayatında önemli bir dönüşümün simgesidir. Ancak, romanda Aysel'in Engin ve Ömer arasında yaşadığı gerilim, bir "trajedi" olarak belirginleştirilmediği için, Ölmeye Yatmak, romanın baş kişisinin bir kadın olmasının ötesinde, "modernleşme"nin, "özgürleşme"nin, "bireyleşme"nin "kadınca" bir yorumunu taşımanın uzağına düşmektedir.

Romanda cinselliğin kendisinin değil, bir yönüyle kadın cinselliğini içerse de temelde "değişim"in sorunsallaştırılmış olması, Ölmeye Yatmak'ta toplumsal çalkantıların konu edildiği anlatı düzleminin Aysel'in bireysel geriliminin konu edildiği anlatı düzleminin önüne geçmesine neden olmaktadır. Aysel'in "ölmeye yattığı" otel odasında, Aydın'a ulaşmaya çalışması da bu anlamda simgeseldir ve romanın sonunda bireysel düzlemi toplumsal düzleme eklemlemektedir.
Aydınlara inanç

Başlarda, Aysel'i "köylü" bulduğu için hoşlanmayan, daha sonra ona ilgi duymaya başlayan ancak toplumsal konumlarındaki farklılık nedeniyle Aysel'in hep biraz uzak durduğu Aydın'ın, ölmeye karar veren Aysel'in son bir kez konuşmak istediği kişi olması, romanın akışı içinde anlamlandırılması zor bir istektir. Aydın, ancak, adının taşıdığı anlam yükü ile birlikte düşünüldüğünde, Aysel'in çabasını anlamlı kılmaktadır.

Aysel'i intihar etmekten vazgeçiren şey, içine sıkıştığı "dar zamanlar"ı anlamlandırma çabasına eşlik edebilecek aydınların varlığına olan inancı gibi görünüyor.

"Dar zamanlar"ı anlamlandırma çabası, aydın çabasına ancak kadın cinselliğini "sorunsal" edinebilecek bir bakışın da eklenmesi ile anlamlı olacak bir çabadır.

Ölmeye Yatmak, modernleşme bağlamında kadını uzaklara itelemeyen bir roman olduğu için dikkate değerdir; ama, cinsellik konusuna onu sorunsallaştırmadan yaklaştığı içini son çözümlemede "modernizmi" sorunsallaştıran ve kadın özgürlüğünü bu bağlamda konu eden erkek yazarların yapıtlarına eklemlenmekten kurtulamamaktadır.










Tasidiklari kimligin kendilerine cok agir geldigini hissedenler vardir. Ideallerinin yogunlugu, baskisi ve uzakligi onlari bir kozanin icine hapsetmistir. Bu daracik kozanin icinde saga sola kimildayamadan, nefes alabilmek icin pencereler aralamakla gecer zamanlari. Her kimildanis hareket alanlarini biraz daha daraltir. Insan olmanin kucuk anlarni, ufak zevklerini kendilerine cok gorurler. Onlar hayatlarini baskalarina adamislardir. Hayati vazife bilinciyle yasamaktadirlar.

Olmeye Yatmak'ta Aysel'in sorgusu bireyin kendisi icin belirlenmis kalip halinde kendisine sunulan ust kimlige itirazini ifade eder. Aysel'in hikayesi bir romanin sayfalarina sigmayacak kadar agir bir sorgulamayla doludur. Bu yuzden onun icine hapsedildigi romanin sayfalarindan aranizda dolastigini dusunebilirsiniz. Romanlarin yasanmislik degerlerinin onemi ya da onemsizligi sizin icin o kadar da gerekli degilken birden etiyle, kaniyla, kafasiyla, yasamis oldugunu mutlaka kabul etmeniz gerektigini dusunduren canliligiyla ve gercekligiyle karsiniza cikiyor Aysel. O, kendi tabiriyle vazifeye doymayan acgozlu, fakat zayif omuzlariyla bir devri, gorev ve misyon tarafiyla yuklenen nadir karakterlerden biridir. Hayati oylesine vazife bilinciyle yasamaktadir ve bu oylesine durdurulmaz ve geri donulmez bir cizgidir ki Aysel bu akisin disina cikmak istediginde kendisini bir otel odasinda olmeyi beklerken bulur. Aysel omru boyunca varlik mucadelesi vermekten, once insan olarak kendisini kabul ettirmek savasiyla ugrasmaktan asil kimligine, benliginin derinligine uzanamamistir. Bu, icine dogru gitmeyi hep erteleyip, surekli disa dogru uzanisin sonucudur. Ust beni fazlaca abartilmis bir insanin kendisini bulma mucadelesidir. Onu anlatabilecek en iyi kelime de mucadele kelimesidir zaten. Aysel, kelimenin tam anlamiyla kendini, kendi benini taniyamayacak kadar etrafindaki insanlara daha dogru bir ifadeyle vazifelerine dagitmis bir karakterdir. Bunun tabii bir sonucu olarak da kimliginin kayip taraflarini baskalarinda aramaktadir. Bir gun oldukca gec denebilecek bir donemde hayatin asiI gercegine uyanir. Uyandigi yer bir otel odasidir. Bu otel odasina hayatini hayat, n,n ipuclarini, sorularini, veya bu sekilde kimligini dagittigi insanlari da beraberinde getirmistir. Burasi bir sure sonra kalabalik bir toplanti salonuna donosur. Aysel onlar arasindan secmeler yapacaktir. Elini daha dogrusu hafizas,n, rastgele orada burada dolastirir. Eline gelenlerden hangisi gercek Ayseldir? Ustelik Aysel bu kimlik mucadelesini hayattan umidini kestigi, birkac saat icinde olmeyi bekledigi bir zamanda gerceklestirir. Aysel bu otel odasinda zamani, dunyayi, yani yasamin butun unsurlarini geride birakmistir. Burasi, dunyadayken, olmeden once olunebilen bir mezardir. Bu yuzden Aysel odanin karanlik olmasina ozen gosterir. Perdeleri kapatir. Isik istemez. Bir mezarda ya da bilincaltinin karanlik dehlizlerindedir. Tuhaf bir sekilde kendisinin sectigi olumun esigindedir. Tuhaftir cunku yasadigi hayatin icinde hayata devam ederken kendisiyle karsilasamamistir. O ancak olumun nefesini hissederken kendisine uyanir, kendisini ancak olumun esiginde bulabilecegini dusunmektedir. Cunku devam eden hayatin bu akisin duzeni onu oylesine parcalayip dagitmis, oylesine kendisine yabancilastirmistir ki bir taraftan yasarken bir taraftan kendisini bulamayacagini iyi bilmektedir. Olum Aysel icin kendine giden yoldur. Hatta tek yoldur.

Aysel'i anlamak, dusuncenin karanlik dehlizlerinde kendi gosterdigi zayif ve her kosesinde ipuclari sakli isikla, onun pesinden bilincaltina yolculuk etmek demektir. Aysel'in hayati kisiliginin dagildigi insanlan bir araya getirmekle butunlenebilir. Yine ayni yoldan onun kimligine, kisiligine ve bunahmina da gidilebilir. Onu anlamanin zamani da onun gosterdigi zamanin icindedir. Yani olumden yasama, varolusa giden zaman cizgisi. Merkezinde olum olan, oradan yasama dagilan ve acilan bir kimlik. Aysel'in kisiligini olumun golgesinde aramak, daha basindan onu iki farkli boyutta yani catismanin tam ortasinda bulmak demektir. Bir tarafi yasama dagilan reddedilen, dialer tarafi olumde bulunmus ya da aranilan parcalanmis bir kisilik. Aysel'in karakteri temelde iki farkli bolumde incelenebilir. Kimliginin kadin tarafi daha dogru bir ifadeyle, asil hayati; yasanmisligi cagristiran tarafi ile daha bastan kendine asli bir gorev gibi yukledigi aydin kimligi. Aysel'in kisiliginin bu iki yonu catismaktadir ve Aysel'in trajedisi de buradan dogar. Aslinda aydin kimligi adi altinda yuklendigi gorev tarafi agirligiyla asil kimligini hep ezmistir. O, asil Aysel'i ancak olme istegiyle birlikte belki ondan biraz daha once kesfedecektir. Bu tarafinin uyanmasiyla, da aydin kimligiyle yasadigi hayati kafasinda bir turlu dogrulayamamistir. Olum zamaninda kendisini ve yasadigi hayati begenmemektedir:

Nasil olsa kendimi begenerek olmeyecegim ... Kendimizi dogrularsam olumun geregi kalmayacak. Bu, kisinin her seyle ve kendisiyle uzlasmasini gerektirir. Demek kendimizi, her seyi dogrulayamazsam, o icgudusel savunuyla olume busbutun karsi durulacak. Gerilenemeyecek. Kim istemez kendini begenerek olmeyi? Kendimi dogrulamis olarak olmeyi ben de isterdim. Her seyde hakli bularak kendimi. Butun haksizliklari da baskalarina yikarak. Devrederek. Kismet de, limb. (s.103)

Yasamla olum arasinda takilip otel odasinda butun vazifelerinden, gorevlerinden arinmis olarak bir kez olmayi arzulamaktadir. Bir turlu olemeyisinin nedenini izah ederken: C)lmek nedir? Olmek yasanmis olmayi gerektiriyor." (s. 248) diyerek yasamla aslinda ne kadar kopuk oldugunu vurgular. Yasadigi hayat da aslinda yasamin kendisine pek yakin bir hayat degildir. Aysel gorev gibi yasanmis bir hayatin pismanligindadir, olmak adina olmeden once son bir sigara icmek isterken butun gorevlerine isyan etmektedir:

Olmeden once son sigarami icsem mi artik? Cok istiyorum bir sigara icmeyi. Neden icmeyecekmisim peki? Henuz olmedicgime ve canim da cektigine gore. Beni ne alikoyabilir sigara icmekten. Hangi gorevim benim? Hangi odevim? Hangi Atam? (s.104)

Aysel'in olumle pencelesmesinin sebebi vazife bilincinden syrilamamasidir. Cantasinda oldukten sonra okunmak uzere yazilmis bir not vardir. Bu notu degistirmek ister. Olumun anlami uzerinde bile dusunmek istemez.

Iyi ama olumun n gercek anlamini nasal anlatmali? Anlatmak mi? Artik bir gorev yuklemek istemiyorum ki kendime. Bu bir gorevsizlik karandir. Zarftaki notu yirtip boyle mi yazsam? (s. 104).

Yeni Turkiye'nin Aydin Kadini

Aysel'in hikayesi Ankara'ran kucuk bir kasabasinda, Turkiye Cumhuriyetini yarinlara tasiyacak yeni ve mukemmel bir neslin yetistirilmeye bir donemde baslar. Aysel de dicker arkadaslari gibi Dundar ogretmenin irfan ordusunun bir neferidir. Aydin bir Turk kadini olmak vazifesi Aysel'in omuzlarina daha o gunlerde, ilkokulda yuklenmistir. Dundar ogretmenin yazdigi, yeni Turkiye tablosunun gosterilmeye calisidigi bir piyeste Aysel calisan, aydin bir Turk kadinini temsil eden bir rol ustlenir. YiIlar sonra gercekten de piyesteki rolunu hayatta oynamaya baslar. Fakat o, bu rolu yeterince benimseyemeden hep oyunda kalan taraflanyla yasayacaktir. Ilk mucadelesi de yine o gunlerde baslar. Aysel, okumak istemektedir. Okumak onun icin bir taraftan Ataturkun istedigi gibi, erkegini yalniz birakmayacak bir aydin kadin vasfi tasimakken, diger taraftan da onun icin bir varlik mucadelesi haline gelir. Aysel'in butun yasami okumak kelimesiyle ozdeslesir o gunlerde. Kendini bir varlik olarak hissedebilmesi de okumasina baglidir. Boylece Aysel'in kimliginin vazife tarafi iki cizgi halinde olusmaya baslamistir. Bir taraflan aydin bir Turk kadini olma ulkusu bir taraftan da ona karismis olarak gelisen varlik mucadelesi. Bu iki cizgi ilerleyen zamanlarda birbirine karismis olarak bazen biri digerinin onune gecerek devam etmistir. Aysel, erkek cocuk olmakla kiz cocuk olmak arasindaki farkla o yillarda tanismistir. Evde agabeyine karsi takinilan yuice varlik imaji onu derinden etkilemistir. Erkegin varligi kutsanmistir. Bir erkegin kimlik olabilmek icin baska bir yapmasina gerek yoktur. Oysa onun bir kisi olabilmek icin yapmasi gereken tek bir vardir: Okumak. Kendisini yillar sonra onemli bir konuma getiren hirsin altindaki temel duyguyu Aysel, agabeyi karsisinda kendisine gosterilen hiclik konumu olarak tanimlar. Okumak da bu anlamda bir mucadele ve bir gorevdir.

Aysel icinde onarilmaz bir kiriklik duyuyor. Yeniden evin kiyida kosede unutulmus bir esyasi oldugunu seziyor. Ilk gercek ofkeyi taniyor. Disa vurulamayan, o insani icten ice kirbaclayan insana kendini astiran ve kendini zora kosturan. Eline gecen bu ilk firsah ne olursa olsun iyi degerlendirmeliydi. Kendisinin de bir kisi oldugu akillarda yer etmeliydi. (s.206)

Burada okumak kimlik kazanmaktan da varolus mucadelesinin, kendisini bir varlik olarak hissedebilmenin kosulu olarak goruilmektedir. Aysel yillar sonra otel odasindaki sorgusunda, kendini ilk olarak okumuslugunu vurgulama, ispatlama konumundayken yakalar. Iste bu yakalama onu otel odasma goturen sonun baslangicidir. Aysel icin varolmanin kosulu okumus olmaktir. Onun cikmazi bir neslin kadininin da gercek dramidir. Aydin olmayan, okumu,sluk izi tasimayan bir kadin olmak, onun icin hic olrnakla ayni anlama gelmektedir. Bu, kisilige sonradan giydirilmis bir mecburiyettir. Daha basindan kendini reddedip bir goreve talip olmaktir.

Gazeteyi yuzume orttum. Kendimi asiI ilk boyle yakaladim iste. Temizlikci kadina canim yatmak istemedi. Bir arkadasimla kaldim, dikis dikmek istedim ve buna benzer bir yigin baska bir sey soyleyebilirdim. Ama firsati bir kez daha okumuslugum ustunde degerlendirivermistim. Pedikurcu Gonul'e de boyle yapiyordum. Pedikurun ardindan bir kokteyle davetliysem, alisverse gideceksem ya da konuklarimiz varsa bunlari soylemiyordum. Hep ciddi gorevlerim olmahydi. (s. 108)

Temizlikci kadina ya da pedikurcu Gonul'e Aysel'in ispat edecek hicbir seyi yoktur. Fakat Aysel, kadin olarak onlardan farkli oldugunu vurgulama telasindadir. Cunku onemli gorevleri olan okumus kadin kimligi silindiginde yok olacagini ya da kendisinin fark edilmeyecegini dusunmektedir. Bir kosede esyalar gibi unutulmuslugunun ofkesini icinde tasimaktadir. Tasimakla kalmayip onun izinden gitmektedir. Butun hayatini bu ispatin golgesinde yasamistir. Icindeki asiI Aysel ise henuz ortalarda gozukmemektedir. Onun varligindan bile habersizdir henuz. Aysel'in kendisiyle karsilastigi an, tukenme noktasina oldukca yakin, neredeyse yokluk sinirinda bir yerdir. Yok olma korkusu kendini iyiden iyiye hissettirirken, hem kadin tarafiyla hem de aydin olarak son bir gayretle tutunur hayata. Bu sefer varligini vericilige yonlendirmistir. Hic odeyemeyecegi bir borcun altindaymis gibi etrafindakilere olcusuz bir sekilde kendini sunar. Bu borcun kaynagi fazlaca gelisen List benidir. Butun topluma kendini adayan bir insanin maruz kalabilecegi turden, neredeyse icgudusel, bir tutunmadir. AyseI yok olmamak, varolusunu ispatlamak icin gorev kiligina soktugu borcunu odemeye devam eder. Kendisinde olani baskalarina vererek varligindan emin olmak ... Aysel'in yasadigi budur. Ali'ye, Aydin'a, Engin'e karsi yaklasiminda bu temel duygunun yonlendirmesi vardir. Aydin kadin, erkegini yalniz birakmamalidir anlayisinin altina gizlenerek onunla simsiki ortusmustur Gercekte Aysel, benliginin gizli koselerinde, bilincaltinda yasayan varligini ispat etme, varolusunu vurgulama temel duygusuyla hareket etmektedir. Engin'le beraberlige bir turlu ask adini vermeyisinde de bu duygunun etkisi acikca gorulur. O, ancak vererek varligini, guvende hisseder. Yok olmak Aysel icin kimliksiz bir kadin olmakla ayni anlama gelir:

Herhalde yine ayni korkudan: Onemsiz bir toz parcasi gibi uflenip gitmekten. Ama ben bu duyguyu yillar once yasamis olmaliyim. Son haftalarda, haftalar boyunca hemen butun bos saatlerim genc orencilerimle doldu. Sanki dunyanin sonu gelmis de sanki iki dakika sonar tumumuz kuller altinda kalacakmisiz da. Iste bu yuzden butun sevecenligimi, butun sicakligimi, hosgorumu engelsiz bosaltiveriyordum. (s. 147)

Aysel tukenme noktasinda oldugunun farkindadir. Surekli vermek istemesinin nedeni, varligini tukenmenin esiginden geri dondurmeyle karisan durdurma istegidir. Varligin ve dirimin sembolLi olan genclere kimligini, varolmasinin dayanagi sandligi coskulu tutkunlugunu aktarma cabasina donusen baskaldiri. Kendinden beslenip yine kendisine yonelen bir isyan. Enginle de buna benzer bir duyguyla birlikte oldugunu dusunur:

Tamam buydu iste beni mutlu eden, bir gencligi paylasmak. Onunde her sey icin daha cok zamani olanlardan otlanmak. (s. 17) Suyu en kurak gone saklamis, agzina dek dolu bir havuzdum sanki. O, artik en kurak gun, artik neredeyse butun koklerin kuruyuverecegi sandigim gun havuzun tipasini actim. Gurul gurul akitiyorum kendimi. Ya da akitmaya calisiyorum. Gurul gurul akacagim. Her yeri sulayacagim ... (s. 147)

Bilincaltinin bilince bosalmasina acilan bir kapidan birikimlerin, gerilimlerin, tetikte durmalarin cozulusuyle birlikte kisiligindeki catlamanin icine dusecektir. Aysel, kadinligini hep ihmal etmis olmasinin, hayati icinden geldigi gibi yasayamamasnin aslinda kendini gorevlerine adamis aydin kadin kimliginin sonuclari oldugunun farkindadir. Kendini toplumsal islevleriyle tanimlamis aydin kadinin odemesi gereken bir bedel vardir. Aysel icin bu bedel, hayatidir. Otel odasinda kadin olmakla aydin olmak kimlikleri birbiriyle catismaktadir. O ise ikiye ayrilmlmis benliginin catlaklarindan sizan aciyla kivranmaktadir. Bu bir dogum sancisidir. Aysel'in icinden yillarca unutulmus, farkina varilmamis yeni bir Aysel, salt kadin olan bir Aysel, dogmaktadir. Aysel kocasinin yaninda bile kadin kimligini hissedemedigini fark eder:

Hem carom kadinligimi kocamin yaninda bile dusunemem ben. Beni dusunduren hep baska seylerdir. Okudum o kadar, ogrendim. Kostum, kostum ... Neredeyse yoruldum. Neredeyse bir kosede oturmak donemi. Neredeyse ... Ama daha vatan ... Kurtarmak, yuceltmek, ogrenmek, ogretmek, kosmak daha ... Daha uygarlasmak ... Bati ... Az gelismis ... Cok geismis... Gelismekte olan yani... Daha kurtarmak... Kurtulmak... (s.268)

Askin Ben: Vazife

Aysel, asil koseye cekilmekten korkmaktadir. Koseye cekilmek fonksiyonsuz kalmak demektir. Aysel vazifeyle beslenen bir yaratiga donusturmustur kendini. Bu yuzden, vazife tarafini hep ayakta tutmak zorundadir. Vermek de vazifeyi yasatmanin baska bir seklidir. Bu sebeple kendini genclere dogru akitmaktadir. Bu gorev tutkusu ve vazife ihtirasi uykularina bile yansir: "Kendimi bildim bileli bir nobetci gibi uyuyorum. Sanki uyuyakalmam gibi..." (s.249).

Aysel asil Aysel'in icinde uyanmasini uykularinda bile engellemistir. Insanin asil kimligi, uykunun belirsiz ikincil hayatinda gizlidir. Oysa Aysel bilincli ya da bilincsiz bunu engellemstir. Kendine giden butun kapilar kilitlenmstir. Durmadan, insan ustu bir gayretle varlik mucadelesine devam etmektedir. Engin'e bile varligini ispatlamanin bir uzantisi gozuyle bakmaya calisir:

Neydi belli belirsiz bit ictenlikle beni kafamda durmadan tazeledigim o tabloya kuskuyla bakrnaya iten? Korku. Ne korkusu? Engin'in gozleri, bakislari. Bunlarda is yok. Olamaz da? Dedirtmemek. Gorulmemis sey. Duyulmamis. Bir ogrenciden cekinmek (s.174).

Varligi baskalarinin tasdikine baglanmis bir kimliktir Aysel'inki. Baskalari onu begenmezse parcalanip yok olacaktir. Bu, varligini fazlaca kendisinden baskalarina baglamanin bir sonucudur. Aysel bu noktada sonu intihara kadar giden bir sorgulamaya girer. Ferdi ve toplumu tartismaya baslar. Aysel'in ust beninin fazla gelismesinin bir sonucu olarak genelden ozele dogru calisan bir dusunce sistemi vardir. Kisiligine giden yolu da boyle bir sorgulamanin sonucunda bulur:

Oyle ya hangi siniftanim ben. Dusunenler sinifi. Bunu da ilk dusunmuyoruz zaten. Ama Engin de sozlerinin altinda yasayan, hareket eden, kimilti dunyanin farkinda degil. Yasanmisligi olmayan hic bir cumle kalibinin hicbir anlami yuklenmedigini bir gun anlar mi acaba? Kisi olmak uzerine o dusuncemi ilk kez Omer'e actigimda "bunu soylemek icin henuz erken demisti." Her sey icin hep erken ... Sonuc: Gec kalmak. (s.177).

Genellemelerin icinde ferdin yeri nedir? Yasanmislik adina ferdin payina ne dusmektedir? Aysel'in butun meselesi budur. Kisisel yasanmislik. Bu kelimeler Aysel'in hayatinin sifresidir. Onun icin ferdi ve toplumu sorgulamak, kisiliginin iki tarafini sorgulamak anlamina gelmektedir. Aysel bu sorgulamanin ardindan kendinde kisisel yasanmisliklari olan bir yan, bir taraf arar bosuna. Fakat bulamaz. Iste o zaman tehlikenin buyuklugunu farkeder. Ferdin kendi bilincini, kendi hayatini kendi yasantisini topluma terk etmesinin manasizligini anlamistir. Ya da tam tersini ... Toplumun ferde yasanti olarak...

8 Ekim 2010 Cuma

Köy, William Faulkner



William Faulkner (1897-1962) ; Dedesi yazar, missisippi doğma/büyüme, İncil ile ilgili detay bilgi, Okuldan atılma, avukat ile arkadaşlık, şiir kitapları, kardeşi William Faulkner in aldığı ucakla ucarken kaza gecirir,ölür, eşi ve kızı; Bill(William Faulkner) lere taşınır…
Boy 167, 1918 Canadian Air Royal –world war  ve ilk şiir kitabı 1919
1926 Soldiers’ Pay
1929 Sartoris,  The sound and the fury  - evlilik; 26 yıl ve bir evilik sonrası pony i süren çocukla evleneceğim diyen eşi..
1930 As I lay dying
1936 Absalom ! absalom !
1940 The Hamlet – Snopes trilogy
1950 Nobel Prize
1951 Howard Hawks, Hollywood  - alkolizm
1955 A Fable, Pulitzer prize
1957 The Town
1959 The mansion

Yoknapatawpha County, Frenchmen’s bend (why french ?)

Ratliff ; a traveling salesman (dikiş makinesi), narrator
Will Varner ; her şeyin sahibi, farklı yere gidince lanetlenme..
Jody Varner
Eula Varner ; tembellik kraliçesi..
Labove  school teacher - love
Flem Snopes ; orta sınıfın yükselişi – boyunbağı, tütün/çiklet çiğneme, davranışlar, eula dan etkilenmeme
Ab Snopes ; Pat Stamper at hikayesi*önce başla*
Mink Snopes ; murderer, lump snopes, köpek
Isaac Snopes ; love (Labove inki ile ironikliği)
Jack Houston ; kaderinden kaçan adam..
Henry Amstid ; a farmer, bought spotted horse, to dig for buried treasure
Jefferson
Odum Bookwright
Sf 150, pamuk tarlaları..sf 274 hava durumunu anlatışı..

Kundakçıdan Flem e geçiş, bir şişe viski..Ratliff anlatışı
 Verandadaki toplantılar, izlemeler, üstten bakmalar, boyunbağı, okul,  bebek arabası-köpek kulübesi büyüklüğünde demirden bebek arabası, aşık olunan, tecavüze yeltelinilen, kolkıran Eula, İnek aşkı, ineğin peşinden gitme, kaçırma, Houston ın başına gelenler, kaderinden kaçmalar, sounda öldürülme, mink in açğözlülüğü, cesetle ve köpekle mücadelesi, Ratlif-Mink in karısı ilişkisi, arazi satışı, hazine avciları, Flem in gidişi..

Barbara Allen, güneyin hüzünlü yanını çok güzel anlatan bir şiir, şarkısını dinleyeceğiz..
Faulkner Genealogies

The Snopes Family

 

4 Haziran 2010 Cuma

Yüzyıllık Yalnızlık,Gabriel Garcia Marquez




İnsanların yaşadığı değildir hayat, aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır… diyor yazar, hepimiz çok etkilendikJ

6/3/1928 Colombia doğumlu, gazeteci, ilk kitabı Yaprak Fırtınası, 1982 nobel ödülü alıyor.

Korsan baskılarından sıkılıp, kendi ülkesinde basılmasını yasaklamış.. Yaşama sevgisi çok derin, bazıları için bir dünyasın..

Büyülü gerçekçiliğin önemli yazarlarından… magical realism denilen akımın bir parçası..

Kitap ile hayatından paralellikler kuruyor yazar.. bizler deJ

Kolombiya Latin amerikada ilk demokrasiyle yönetilen ülke..Kahve birinci geçim kaynağı..Muz 2.sırada.. Yadsınan katliam var…Kolombiya tarihinde de liberaller ve demokratlar var, sürekli savaşmışlar, iç karışıklık hep süregelmiş..

Ailesi, büyükbabası ve büyükannesi tarafından büyütülmüş. 11 kardeşi! Varmış. Büyükbabası, bir albay, büyükanne mistik hikayeler anlatan birisi..Büyükbabası sözlükten ders anlatıyor..her sene sirke götürüyor, buzla ilk tanıştıran dedesi..Büyükbabasının gayrimeşru çocukları var ve onlar ziyarete geliyor..Büyükannesi ileri derecede kör…büyükannesi şekerleme yapıp satarmış..teyzelerle büyüyor..18 yaşındayken 13 yaşındaki Mercedes e aşık oluyor ve 14 sene sonra evleniyorlar, halen evliler..Castro nun çok yakın arkadaşı, siyasi görüşü nedeniyle sürgüne gidiyor..Ünü sevmiyor..

Anlatmak için yaşamak, kolera günlerinde aşk, kanlı Pazartesi, benim hüzünlü orospularım..

Kanlı Pazartesi, en sevdiği kitabı…

Unutma hastalığı.. dillerin önemi ve iletişimin temeli, insanların birbiriyle olan iletişimini vurguluyor ..Dili konuşmayı bıraktığımızda ne olur ? Latin Amerika nın tarihine bir gönderme..

Latin Amerika dakiler sistematik unutma üzerine bir eğilim var..

Hac işaretli Albay Buendia  nın 17 oğlu da ölüyor, hepsi öldürülüyor, soyun kurutulması örneğin usevilerin katliamı..

Ölüm doğallaşıyor, aşk,ölüm,doğum hepsi birbirinin içine geçmiş…

Ana temalar ; yalnızlık, kitaptaki yalnızlıktan ne anlıyorsunuz ? insan bir bedenin içinde hapis ve yalnız..aşkı bulamayanlar yalnızdır.. Yüzyıllık varoluş yerine yalnızlık..yanlız kalmamaya çalışmak.. Latin Amerika ne yerli ne İspanyol toplum olarak yalnız.. Anne-babası olmadan anneannesi ve büykbabası ile yaşarken kendini yanlış hissetmiş ve siyasi düşünceleri,sürgün yaşamı dolayısıyla yaşadığı yalnızlık..2.önemli tema ; zaman, zamanı bir daire gibi düşünüyor, sürekli aynı daire içindeyiz, geleceğe doğru gidemiyoruz.. Ensest ilişkiler, insanı doğal bırakınca..dünya ile entegre olamıyorlar ve kendi içlerine kapalı kalıyorlar, ensest ilişkilerde bunun doğal bir sonucu.. Din, Katolikliğin hicvedilmesi ve anlamsızlaştırması…Uygarlık, medeniyet, teknoloji hep kaçınılmaya çalışılan ve kötü sonuç doğuran, başlarına bela olan her şey geliyor… Ursula ve Jose ; Adem ve Havva ya benzetiliyor, cennetten kovulmaları..Macondo cennet..bağlandığı ağaç, bilge ağacı…Nuh un gemisine de gönderme var(İspanyol kalyonu),seller, mucizeler..bir felaket ile her şey sona eriyor..kıyamet…Cinsellik ; özgür aşk geleneksel olanın dışında yüceltiyor..doğurganlık, hayvanların çoğalması..insani şeyler, doğal ihtiyaçlar..insan doğası tek eşli olmamaya yöneltiyor..

Felaketler ; unutma hastalığı, muz çiftliği kurulması, yıllar süren yağmurlar, kasabanın felaketle gelen yalnızlığı, politikalar…

Büyükbaba bilime takıntılı ağaca bağlı bitiyor..Remedios II uçup gitmesi çok absurd ancak beraberinde dinlerdeki göğe yükselişi hicvediyor.. Ursula yaşam motoru, insanları toplamaya çalışıyor..Albay etrafına daire çiziyor, yalnızlığı..

Vali, papaz geri gönderilmeye çalışılıyor, ihtiyacımız yokdiyorlar, kurallarla yaşamak yerine kabile tarzı yaşamları ile devam etmek istiyorlar... Müzik hocası İtalyan bizden değil..

Macondo nun insanı kaçınılamayacak(inescapeable) geçmişi..anlamlı bir şeye hiçbir zaman erişilemiyor.. Latin Amerika da öyle ve bugünün Latin amerikasında hissedilen yalnızlık a bağlıyor yazar…

Panama, Kolombiya nın bir çıkıntısı gibi, ancak Amerika nın oyunları ile koparılıyor..

Semboller ; küçük gümüş/altın balıklar Albay ı simgelediği için eskilerini ertiip yeniden yapıyor, ticari bir şeye dönüşmesine karşı..çingeneler özgür ruh,ayrımcılıpa karşı, bilimsel,çok gezen bilir. Tren , dünyayla bağlantıyı kuruyorlar…Türk denilen Araplar..
İngilizce ansiklopedi, Amerikan kapitalizm ; resimlerle anlatmaya başlaması…Sarı tren, sarı kelebekler, sarı çiçekler ölüme..

Fernanda ile birlikte altın emperyalizmi simgeler, fernanda aristokrasiyi simgeliyor, oturak meselesinde içine yaptıktan sonra altın olsa ne yazar ?! göndermesi ve Fernanda ile aristokrasi ile de inceden inceye dalga geçiyor..

Ailenin büyüğü kuyruklu doğarsa, küçüğünü karıncalar yerJ

7 Mayıs 2010 Cuma

Aylak Adam, Yusuf Atılgan


Çağan Irmak Issız adam filmini çekmeden önce kitabı okumuş mudur ?

Karıncalar, karıcalar bilmeden sever.. toplumu karıncalarla özdeşleştir..

Kulak kaşıntısı, kulak yırtılması, babası ile Zehrateyze nin ilişiksini keşfetiği ilk gün kulağının yırtılması, babasının cinselliğine yönelik kaydığını hissettiği anda kulağı kaşınıyor..

İnsanın varoluşç sorunları, iş sahibi olmanın gregor samsan nın böcekleşmesine gerek olmadan yalnızca varoluşunun sorununu sorgulayabiliyor..

Paralıyım, zengin değilim..

Babasından nefret ettiği için babasının yaptığı her şeye karşı bu nedenle para kazanacağı herhangi bir şey

Baba toplumu sevmek, anne kendini sevmek ; baba sosyal hayattaki konumunu belirleyen kişi…

B, ben-annesi ?- ve C, cehennem adam sürekli azap içinde aradığı şeyi bulamamanın azabı..

Ruh ikizi B yi mi arıyordu ? zihinsel olarak yazar bir varoluşçu, yaşamın anlamı anlamsızlık değil, gerçek sevgiyi bulabilmek..  Sartre ve Camus da sevgi hiç geçmezken antitez olarak Yusuf Atılgan amaç 2 kişilik toplum,bireye karşı toplumun yanı sıra 2 kişilik toplum fikrini sunuyor, arayış içinde olmak da bir arayış..

Kimin ne bok olduğunu bilen bir garson vardı.. gitti..

Kuyara-adako  kumda yatma rahatlığı, ağaç dalları kompleksi..Kuyara daha kadına özgü, adako daha erkeklere özgü..pek seyrek cins değiştirdikleri de olur..

Tüm insanları hep birlikte aynı filme sokacaksın, hepsi aynı duygularla çıkacak ve dünyayı kurtaracaksın…

Zamparalıkla ilgili adamın cinsel bir sıkıntııs olmadığı için B yi arayışını ruh ikizini aramakla ilgili, cinsel arayış değil..

Babasından nefret edip erkek olarak içgüdülerini hissettikçe babası gibi olduğunu düşünüp bununla mücadele etmesi..

Evini mabet ve resimlerini de ikonalara benzetmek..

Bir kadının güzelliğine değil, o kadına bakan yüzlerin nasıl bir şekil aldığına bakarım..

Tutunacak bir şey olmadı mı insanlar yuvarlanır, herkes bir şeyine tutunur, kimi varlığına, kimi güzelliğine, kimi müdürlüğüne, kimi çocuklarına..

Boşyere azap çekmeyin bir derman için.. Devamlı bir iç ses var konuşan…

Baba ölmüş ancak yok etmek için parasını yiyor…Aylaklık..

Arka planda Taksim var.. Bazi deyimler çok eğşlenceli..reçel kıvamına gelince indirirsin..

Asfalta kusmak 20.yüzyılJ..

Şiddet farklı anlarda öğe olarak var… Muzurlukla..

Biliyordu, anlamazlardı..

Camus nun yabancısı ile karşılaştırıldığında; kahramanların tepkisizliği, toplumun aşağılanması, aykırılığı..

Yusuf Atılgan
Yusuf Atılgan
1936 yılında Manisa Ortaokulu'nu, 1939 yılında ise Balıkesir Lisesi'ni ve ikinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak
devam ettiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Nihat Tarlan'ın
yönetiminde hazırladığı bitirme tezinin konusu
Akşehir'de Maltepe Askeri Lisesi'nde bir yıl edebiyat öğretmenliği yaptı. Üniversite öğrenciliği sırasında Türkiye
Komünist Partisi'ne katılarak faaliyette bulunduğu iddiasıyla sıkıyönetim mahkemesince tutuklanarak ceza
kanunu'nun 141. maddesi uyarınca hapse mahkûm edildi. altı ay Sansaryan Han'nda, dört ay da tophane cezaevi'nde
olmak üzere on ay hapis yattı.
26 Ocak 1946
yerleşerek çiftçilik yaptı. 1976'da İstanbul'a döndü danışmanlık, çevirmenlik ve redaktörlük yaptı. Yazımı devam
eden
(d. 27 Haziran 1921, Manisa - ö. 9 Ekim 1989, İstanbul) Türk roman ve öykü yazarı.Tokatlı Kani: Sanat, şahsiyet ve psikoloji idi. Aynı dönemdeda serbest kalmış, öğretmenliği elinden alınmıştır. 1946 yılında Manisa'nın Hacırahmanlı Köyü'neCanistan adlı romanını tamamlayamadan kalp krizi nedeni ile İstanbul'da öldü.
Aylak Adam
yazar olarak tanındı ve modern Türk edebiyatının önde gelen ustaları arasında yer aldı. 1987'de Anayurt Oteli
romanı, Ömer Kavur tarafından aynı adlı sinema filmi olarak çekildi.
ve Anayurt Oteli adlı romanlarında psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık temasını başarıyla işleyen bir
Kitapları
Roman
• Aylak Adam (1959)
• Anayurt Oteli (1973)
• Canistan (2000)
Öykü
• Bodur Minareden Öte (1960)
• Eylemci (Bütün Öyküleri, 1992)
• Çocuk Kitabı: Ekmek Elden Süt Memeden (1981)
Çeviri
• Toplumda Sanat (K. Baynes; 1980).
Piyes
• Çıkış Gecesi (Barıman yayınevi, İst. 1947)
Kitaplaşmamış Öteki Yazıları
Şiirleri :
• Ölü Su (şiir) Yazı, Sayı 1,1978.
• Ayrılık (Şiir) Milliyet Sanat Dergisi, sayı 1, Şubat 1980.
Çeviri Şiirleri :
• Gözler, (Şiir) Ezra Pound'dan, Yusuf Atılgan'a Armağan, s.129-130
• Bir Yerde Hiç Gitmediğim, e.e.cummings'ten, Yayımlanmamıştır.
Çeviri Yazıları :
• Kierkegaard'dan (Korku ve Titreme'den),Değişim, Sayı 2
Yusuf Atılgan 2
• Kierkegaard'dan (Günce'den), Değişim, Sayı 1
• Kierkegaard'dan (Ölümcül Hastalık'tan), Değişim, Sayı 7
Ödülleri
• 1955 Tercüman Gazetesi Öykü Yarışması'nda
dokuzunculuk
• 'Bodur Minareden Öte' Sait Faik Öykü Ödülü
Evdeki öyküsü ile birincilik ve Kümesin Ötesinde öyküsü ileAylak Adam romanı ile 1957-1958 Yunus Nadi Roman Armağanı'nda ikincilik.
Kaynakça
• http:/ / www. ykykultur. com
Madde Kaynakları ve Emeği Geçenler 3
Madde Kaynakları ve Emeği Geçenler
Yusuf Atılgan
Superyetkin, Tarih, Umutkorkmazzz, İazak, 7 anonim değişiklikler
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/w/index.php?oldid=8530657 Katkıda bulunanlar: Alibaz, Aytok, Borges, Devrimdpt, Dünya vatandaşı, Kibele, Levent, Math34, Onofre,
Lisans
Creative Commons Attribution-Share Alike 3.0 Unported
http:/ / creativecommons. org/ licenses/ by-sa/ 3. 0/

2 Nisan 2010 Cuma

Madam Bovary, Gustave Flaubert

Kadının kısır hayatını anlatıyor, evlilik ile ters düşen hayatı.. O dönem için evlilik ile ilgili yorumlar ağır kalıyor..
Kadına saygı duydum; korkunç yüksek enerjisi, yapmak istedikleri, aşık olma isteği var. Ama kısır hayatı buna izin vermiyor. Aldatma arka planda anlatılan bir konu.. Romantizme bir saldırı var, ayrıca isim vererek Romantik akımın temsilcisi yazarlara da ...

Kadın kimliğinde, zorunlulukları olan insanları anlatmış… Yazar da Hukuk okumak istemiş, hastalığı nedeni ile okuyamamış..

15 yaşında Emma 'dan nefret ettim, şimdi yaptıklarını bir baş kaldırı olarak görüyorum ve affettim:)

Toplum içindeki yalnızlık, romatizm hicvi, kadının (genetik) romantizm ihtiyacı… Toplumun çürümesi, Fransız devrimi ilkelerine karşı ikiyüzlülük.. Tüm ilişkilerin arkasındaki çıkar hesapları..

Ölüm anı kızı ondan kaçıyor, kadın hiç anne olmadı… Annelik tercih ettiği bir rol değildi, kadına biçilen diğer tüm roller gibi..  O dönemde süt anne bir gelenek…

Cerrah doktorluk o dönemde çok kutsal… Son karede gelen doktora övgüler, yazarın babasına yaptığı övgüler gibi…

Kendisinden sonra ne olacağını düşündüğü, kocasının ilk eşi ile tek bağlantısı olan, gelinlik tacı ile gömülüyor

Yeğen ve anneyi iyi gözlemlemiş… Kadını çok iyi anlatmış..

Kitabın ahlak dersi vermek gibi bir sıkıntısı yok.. Üstte vermek istedikleri ile alttakiler farklı… Mutlu bir sonla bitirseydi, mahkemede kendini savunamazdı, MADAM BOVARY de olmazdı:)

Resimlerin içine gizlenen görüntüler gibi, üstteki hikayenin içine gizlenmiş asıl öykü…

Fransa'nın tarihi düşünülür ise kitap karakterleri arasında bir benzerlik var,sürekli geldiği düşünülen ama gelmeyen demokrasi.. Devam eden krallık...
Madam Bovary; Fransa
Charles Bovary; Fransa kralı
Rudolf: Napolyon

 Tatminsiz ve memnuyetsiz insanlar "Madam Bovary" olarak adlandırılırmış..

Gerçekçilik akımı: Bkz. Şule nin notları..

Gerçekçilikte kahraman olmaz, kişi üzerinden ortalama insan anlatılır, gelenekler vardır..

Halk içindeki sınıflar;
Küçük burjuva,
Burjuva
Aristokrat

Sınıf atlamanın iki yolu var, askerlik yada din adamlığı..

Kırmızı ve Siyah, bu akımın iyi örneklerinden biridir. O dönemde sınıf atlamanın iki yolu vardır;
Asker olmak - Kırmızı üniforma
Din Adamı olmak - Siyah cüppe

Fransız ruhunda başkaldırı var? Ya biz de? VAR.. YOK…

Abdülhamit ilk demokrasiyi getirmedi mi? 1909-1923… Anayasal monorşi ye dönüştü…

Doğayı cansız bütün unsurları ile anlatır. Tasvire gösterilen derin ilgi, dram seviyesini düşürür.

Konu kopuktur, zaten hayatın kendisi de kopuktur.

Mutluluk denen  bir şey yok, sızı var…

19. yy dan sonra sermaye el değiştirdi.
Bürokrasinin parası aristokrasinin ünvanı ile birleşerek yeni bir iktidar sınıf ortaya çıktı.

Edebi yönü;

Fransız okullarında yalın kompozisyona örnek olarak gösterilir..

Tasvirler ile inanılmaz bie arka fon oluşturup konuyu pekiştiriyor..

Jale Parla: Ömrünü bir romanı yazabilmek için vermiş..

Çevirideki hatalar;

Fransızca'da "SEN" kalpten, "SİZ" saygıdan kullanılır.. Emma'nın Rudolf'dan borç isteme sahnesinde bu geçiş verilmek istenmiş..

Emma, Charles ile ilk karşılaştığında gülüyor, gülümsemiyor…

Yazar, Emma 'nın ölümünü anlatırken otopsi gözlemlerinden faydalanmış… Hatta arseniğin bile tadına baktığı düşünülüyor.
Madame Bovary, Gustave Flaubert tarafından 19. yüzyılda yazılmış bir romandır.
Birçok yetke tarafından ilk çağdaş realist roman sayılan Madame Bovary ilk kez 1857 yılında basılmıştır. Yapıt, döneminde büyük yankılar uyandırmış, kitabın tümünün yayımlanması için Flaubert'in mahkemeye gitmesi gerekmiştir. Romantizmin idealist yaklaşımına bir tepki olarak ortaya çıkan roman, realizm akımının ilk ve en önemli örneklerindendir. Bu kitaptan sonra bovarizm akımı oluşmuş ve psikolojide tatminsizlik, memnuniyetsizlik anlamına gelen bir rahatsızlık olarak yer almıştır.
Time tarafından 2007 yılında açıklanan dünyanın en ünlü yazarlarına göre "Tüm Zamanların En İyi On Kitabı" listesinde, Lev Tolstoy'un Anna Karenina adlı yapıtının ardından ikinci seçilmiştir.[1]
 
19.yüzyıl romanının en başarılı örneklerinden birisidir “Madam Bovary”. Hem ele aldığı konu, hem de Flaubert’in üslubudur metni çarpıcı kılan. Anlatılan, Emma Bovary’nin trajik hayat hikayesi ve karşılıksız aşkları gibi görünmekle birlikte, Flaubert Emma’nın şahsında, 19.yüzyıl Fransız kadınının kıstırılmış hayatını, evlilik müessesesinin insan doğasına aykırılığını ve toplumsal değer yargıları ve ahlak ölçülerinin iki yüzlülüğünü ele alır.
“Flaubert, romanındaki her detayı gerçeklerle yoğurmaya çok önem vermiştir. Gerçekten de karısının sadakatsizliği sebebiyle perişan bir halde ölen Normandiyalı bir kasaba doktorunun yaşamış olduğu, Yonville kasabasının ise Honfleur yakınlarındaki Ry olduğu bilinmektedir. Bunun yanı sıra Dr. Lariveire’i tanınmış bir doktor olan babasını örnek alarak yaratmıştır. Emma’nın öldüğünü anlatan manzarayı yazarken küçükken yaşadıkları hastanenin pencerelerinden otopsilerin yapıldığı yerde gördüklerini yazdığı ve hatta Emma’nın intiharını anlatabilmek için kendisini arseniğin tadına bakacak kadar yoğun bir çalışmaya verdiği ve bu yüzden hasta olduğu söylenir”.
Gerçekçiliğe olan tutkusuyla Flaubert, roman kahramanlarının hiç birine yakınlık duymadan yazmıştır metnini. Natüralizmin kurallarına uygun olarak, “bilimsel” bir yaklaşımı vardır. Her karakteri ve her olayı titizlikle inceler, kişilerin ve olayların nedenlerini araştırır ve bütün bunları mükemmel bir dille okuyucuya aktarır. Bu nedenle, kahramanları ile duygusal bağlar kurmaz, onları haklı çıkarmağa çalışmaz, ama araya girip bir yargılamada da bulunmaz. Emma Bovary, okuduğu romanların etkisiyle aristokrasiye ve büyük burjuvaziye hayranlık duyan, aristokrasinin bir parçası olmayı hayal eden ve buna ulaşmak için çabalayan, bu sınıfa dahil olamasa da, en azından aristokrat sınıfına yakın bir sınıf içinde bulunmayı arzulayan bir kadındır. İçten yapılmış bir pazarlık değildir onunkisi ama bir üst sınıfa dahil olabilmesinin tek yolunu o sınıftan erkeklerle birlikte olmakta bulmuştur. Kocası Charles ise pasif, silik, karısının isteklerini karşılamaktan uzak biridir. İşini annesi sayesinde elde eder, karısının hırsı nedeniyle de felakete sürüklenir.
Romantizm eleştirisi
“Kadın kahramanın manevi dramı, yani romantik düşlerin yitimi, aşk acıları, yaptıklarından duyduğu korku ve pişmanlık, yüce duygulardan aniden silkinip küçük burjuva hesaplara geçişi, hem duygusal bakımdan hem de Flaubert’in bunlara verdiği önem, hikayenin ardındaki bencil toplumsal çerçeveye nazaran ağır basar”. Bu bakımdan bir tip romanıdır “Madame Bovary”. Emma Bovary’nin başka bir hayata duyduğu ihtiras, çok büyük düş kırıklıklarına sebep olur. Toplumdaki yozlaşma, Emma Bovary karakterleri üzerinden okuyucuya iletilir. Flaubert, burjuva yaşamını, insanı tüketen, çabalarını ve umutlarını silip götüren bir bataklık olarak görür ve Madame Bovary’de bir küçük burjuva kadınının çöküşünü, manevi acılarını ve bu kadının dramının arkasında yatan bayağı, önemiz ve küçük dünyayı anlatır. Toplumsal olayların sözcüsü ise eczacı Homet’tir. Bu karakter ise, Fransız Devrimi’nin ‘kutsal’ ilkelerini iki yüzlü bir biçimde ağzından düşürmeyen ama pratikte asla onlara sadık olmayan liberalizmin temsilidir
Kendinden kısa bir süre sonra yazmaya başlayan Zola tarafından sistematize edilen Natüralizm (Doğalcılık) akımının ilk yazarıdır Flaubert. Romanını biraz da manifesto olarak görmüş ve Fransa’da o yıllara kadar egemen edebi akım olan romantizme saldırmayı görev edinmiştir. “Madame Bovary”de, romantizm hareketinin prensip ve duygularına kapılan ve onları ciddiye alan boş kafalı bir kadının nasıl felakete sürüklendiğini göstermeyi de amaçlamıştır. Flaubert’in bütün metne yayılan hicvi, en çok, Emma’nın okuduğu eserler aracılığıyla romantizme yönelir.
Romanda bir kaç ana temanın yanında, çok sayıda da yan tema var. Mesela, Suçkov, “Gerçekçiliğin Tarihi” adlı incelemesinde, “Madam Bovary”nin önemli bir motifi olarak, yabancılaşma sürecini gösteriyor; “kalabalık içerisinde yalnızlık... Gerçek iletişimin, manevi ilintinin pratikte ortadan kalkmasına varacak denli insanların birbirine yabancılaşmış ve birbirine kayıtsız olduğu çok kalabalık bir dünyadaki ıssızlık...”
GUSTAVE FLAUBERT

Gustave Flaubert, 12 Aralık 1821'de Rouen'de doğdu. Anne-Justine-Caroline Fleuriot ile Hôtel-Dieu'de başcerrahlık yapan Achille-Cléophas'nın ortanca çocuğuydu. Annesi de hekim kızı. Baba mesleği olan tıbbı sürdüren Gustave değil, ağabeyi Achille oldu. Küçük kızkardeş Caroline ise, 1845’te Flaubert'in arkadaşlarından Emile Hamard ile evlendi ve 1846'da öldü.Yeğeni, o ve annesiyle yaşadı.

Rouen Koleji'nde okuduğu yıllarda (1832-1840) ve Paris'te hukuk okuduğu sıralarda Flaubert yoğun bir şekilde yazdı. Bir Çılgının Hatıraları (1838), Smarh (1839) ve Kasım (1842) bu dönemin ürünleridir. 1836 yılında, Trouville sahilinde, o sırada 26 yaşında olan Elisa Schlésinger ile tanıştı ve hayatı boyunca –mesafeli bir şekilde de olsa- ona aşık kaldı. Bayan Schlésinger, Flaubert'in daha sonra kaleme alacağı Duygusal Eğitim'deki Marie Arnoux karakterinin de temel ilham kaynağıdır. 1844'te, Flaubert muhtemelen sara kaynaklı olan ilk krizini geçirdi. Babasının derslerini bırakmasında ısrar etmesi üzerine eve döndü ve hayatının geri kalanını, Rouen yakınlarındaki Croisset'de, aile evinde geçirdi.

Flaubert'in hayat hikayesi, aslında temel olarak eserlerinin hikayesidir. 1845'te Duygusal Eğitim'in ilk taslağını bitirdi ve ailesiyle beraber çıktığı bir İtalya seyahatinde, Cenova'da görüp derinden etkilendiği bir Brueghel tablosunun verdiği ilhamla Aziz Anthony'nin Baştan Çıkışı'nı yazmaya başladı. 1849 sonbaharında, yakın dostları Louis Bouilhet ile Maxime du Camp'a Baştan Çıkış'ın taslağını yüksek sesle okudu. Arkadaşları da Flaubert'e bu metni çöpe atıp, böyle geniş ve belirsiz konulardan da vazgeçip, daha 'yere yakın', 'hayatın içinde' bir tema bulmasını tavsiye ettiler. Flaubert daha sonra Du Camp'la yaklaşık iki senelik bir Yakın Doğu seyahatine çıktı ve Croisset'ye dönüşünden üç ay sonra, Eylül 1851'de Madame Bovary'yi yazmaya başladı. Kitabı 1856 baharında bitirecekti.Flaubert'in bu dönemdeki mektuplaşmaları, özellikle de uzatmalı sevgilisi Louise Colet ile olanlar hayli ilginçtir ve rahatlıkla Flaubert'in eserleri arasında sayılabilir. Colet ile aralarındaki fırtınalı ilişki, aralıklarla 1846'dan 1854'e kadar sürdü. Son bozuşmalarının ardından, artık Madame Bovary konulu mektupların hepsinin muhatabı Louis Bouilhet'dir. Flaubert'e 1857'de Madame Bovary'nin "gayrıahlakiliği" ve "zındıklığı" suçlamasıyla dava açıldı; ve Rouen'li avukat Marie-Antoine-Jules Sénard çok başarılı savunmasıyla kitap ve yazarı aklandı (ki Flaubert kitabı daha sonra Sénard'a ithaf etmiştir.)
Flaubert, 8 Mayıs 1880 günü, ani bir felç sonucu, Croisset'de öldü.