8 Ekim 2010 Cuma

Köy, William Faulkner



William Faulkner (1897-1962) ; Dedesi yazar, missisippi doğma/büyüme, İncil ile ilgili detay bilgi, Okuldan atılma, avukat ile arkadaşlık, şiir kitapları, kardeşi William Faulkner in aldığı ucakla ucarken kaza gecirir,ölür, eşi ve kızı; Bill(William Faulkner) lere taşınır…
Boy 167, 1918 Canadian Air Royal –world war  ve ilk şiir kitabı 1919
1926 Soldiers’ Pay
1929 Sartoris,  The sound and the fury  - evlilik; 26 yıl ve bir evilik sonrası pony i süren çocukla evleneceğim diyen eşi..
1930 As I lay dying
1936 Absalom ! absalom !
1940 The Hamlet – Snopes trilogy
1950 Nobel Prize
1951 Howard Hawks, Hollywood  - alkolizm
1955 A Fable, Pulitzer prize
1957 The Town
1959 The mansion

Yoknapatawpha County, Frenchmen’s bend (why french ?)

Ratliff ; a traveling salesman (dikiş makinesi), narrator
Will Varner ; her şeyin sahibi, farklı yere gidince lanetlenme..
Jody Varner
Eula Varner ; tembellik kraliçesi..
Labove  school teacher - love
Flem Snopes ; orta sınıfın yükselişi – boyunbağı, tütün/çiklet çiğneme, davranışlar, eula dan etkilenmeme
Ab Snopes ; Pat Stamper at hikayesi*önce başla*
Mink Snopes ; murderer, lump snopes, köpek
Isaac Snopes ; love (Labove inki ile ironikliği)
Jack Houston ; kaderinden kaçan adam..
Henry Amstid ; a farmer, bought spotted horse, to dig for buried treasure
Jefferson
Odum Bookwright
Sf 150, pamuk tarlaları..sf 274 hava durumunu anlatışı..

Kundakçıdan Flem e geçiş, bir şişe viski..Ratliff anlatışı
 Verandadaki toplantılar, izlemeler, üstten bakmalar, boyunbağı, okul,  bebek arabası-köpek kulübesi büyüklüğünde demirden bebek arabası, aşık olunan, tecavüze yeltelinilen, kolkıran Eula, İnek aşkı, ineğin peşinden gitme, kaçırma, Houston ın başına gelenler, kaderinden kaçmalar, sounda öldürülme, mink in açğözlülüğü, cesetle ve köpekle mücadelesi, Ratlif-Mink in karısı ilişkisi, arazi satışı, hazine avciları, Flem in gidişi..

Barbara Allen, güneyin hüzünlü yanını çok güzel anlatan bir şiir, şarkısını dinleyeceğiz..
Faulkner Genealogies

The Snopes Family

 

4 Haziran 2010 Cuma

Yüzyıllık Yalnızlık,Gabriel Garcia Marquez




İnsanların yaşadığı değildir hayat, aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır… diyor yazar, hepimiz çok etkilendikJ

6/3/1928 Colombia doğumlu, gazeteci, ilk kitabı Yaprak Fırtınası, 1982 nobel ödülü alıyor.

Korsan baskılarından sıkılıp, kendi ülkesinde basılmasını yasaklamış.. Yaşama sevgisi çok derin, bazıları için bir dünyasın..

Büyülü gerçekçiliğin önemli yazarlarından… magical realism denilen akımın bir parçası..

Kitap ile hayatından paralellikler kuruyor yazar.. bizler deJ

Kolombiya Latin amerikada ilk demokrasiyle yönetilen ülke..Kahve birinci geçim kaynağı..Muz 2.sırada.. Yadsınan katliam var…Kolombiya tarihinde de liberaller ve demokratlar var, sürekli savaşmışlar, iç karışıklık hep süregelmiş..

Ailesi, büyükbabası ve büyükannesi tarafından büyütülmüş. 11 kardeşi! Varmış. Büyükbabası, bir albay, büyükanne mistik hikayeler anlatan birisi..Büyükbabası sözlükten ders anlatıyor..her sene sirke götürüyor, buzla ilk tanıştıran dedesi..Büyükbabasının gayrimeşru çocukları var ve onlar ziyarete geliyor..Büyükannesi ileri derecede kör…büyükannesi şekerleme yapıp satarmış..teyzelerle büyüyor..18 yaşındayken 13 yaşındaki Mercedes e aşık oluyor ve 14 sene sonra evleniyorlar, halen evliler..Castro nun çok yakın arkadaşı, siyasi görüşü nedeniyle sürgüne gidiyor..Ünü sevmiyor..

Anlatmak için yaşamak, kolera günlerinde aşk, kanlı Pazartesi, benim hüzünlü orospularım..

Kanlı Pazartesi, en sevdiği kitabı…

Unutma hastalığı.. dillerin önemi ve iletişimin temeli, insanların birbiriyle olan iletişimini vurguluyor ..Dili konuşmayı bıraktığımızda ne olur ? Latin Amerika nın tarihine bir gönderme..

Latin Amerika dakiler sistematik unutma üzerine bir eğilim var..

Hac işaretli Albay Buendia  nın 17 oğlu da ölüyor, hepsi öldürülüyor, soyun kurutulması örneğin usevilerin katliamı..

Ölüm doğallaşıyor, aşk,ölüm,doğum hepsi birbirinin içine geçmiş…

Ana temalar ; yalnızlık, kitaptaki yalnızlıktan ne anlıyorsunuz ? insan bir bedenin içinde hapis ve yalnız..aşkı bulamayanlar yalnızdır.. Yüzyıllık varoluş yerine yalnızlık..yanlız kalmamaya çalışmak.. Latin Amerika ne yerli ne İspanyol toplum olarak yalnız.. Anne-babası olmadan anneannesi ve büykbabası ile yaşarken kendini yanlış hissetmiş ve siyasi düşünceleri,sürgün yaşamı dolayısıyla yaşadığı yalnızlık..2.önemli tema ; zaman, zamanı bir daire gibi düşünüyor, sürekli aynı daire içindeyiz, geleceğe doğru gidemiyoruz.. Ensest ilişkiler, insanı doğal bırakınca..dünya ile entegre olamıyorlar ve kendi içlerine kapalı kalıyorlar, ensest ilişkilerde bunun doğal bir sonucu.. Din, Katolikliğin hicvedilmesi ve anlamsızlaştırması…Uygarlık, medeniyet, teknoloji hep kaçınılmaya çalışılan ve kötü sonuç doğuran, başlarına bela olan her şey geliyor… Ursula ve Jose ; Adem ve Havva ya benzetiliyor, cennetten kovulmaları..Macondo cennet..bağlandığı ağaç, bilge ağacı…Nuh un gemisine de gönderme var(İspanyol kalyonu),seller, mucizeler..bir felaket ile her şey sona eriyor..kıyamet…Cinsellik ; özgür aşk geleneksel olanın dışında yüceltiyor..doğurganlık, hayvanların çoğalması..insani şeyler, doğal ihtiyaçlar..insan doğası tek eşli olmamaya yöneltiyor..

Felaketler ; unutma hastalığı, muz çiftliği kurulması, yıllar süren yağmurlar, kasabanın felaketle gelen yalnızlığı, politikalar…

Büyükbaba bilime takıntılı ağaca bağlı bitiyor..Remedios II uçup gitmesi çok absurd ancak beraberinde dinlerdeki göğe yükselişi hicvediyor.. Ursula yaşam motoru, insanları toplamaya çalışıyor..Albay etrafına daire çiziyor, yalnızlığı..

Vali, papaz geri gönderilmeye çalışılıyor, ihtiyacımız yokdiyorlar, kurallarla yaşamak yerine kabile tarzı yaşamları ile devam etmek istiyorlar... Müzik hocası İtalyan bizden değil..

Macondo nun insanı kaçınılamayacak(inescapeable) geçmişi..anlamlı bir şeye hiçbir zaman erişilemiyor.. Latin Amerika da öyle ve bugünün Latin amerikasında hissedilen yalnızlık a bağlıyor yazar…

Panama, Kolombiya nın bir çıkıntısı gibi, ancak Amerika nın oyunları ile koparılıyor..

Semboller ; küçük gümüş/altın balıklar Albay ı simgelediği için eskilerini ertiip yeniden yapıyor, ticari bir şeye dönüşmesine karşı..çingeneler özgür ruh,ayrımcılıpa karşı, bilimsel,çok gezen bilir. Tren , dünyayla bağlantıyı kuruyorlar…Türk denilen Araplar..
İngilizce ansiklopedi, Amerikan kapitalizm ; resimlerle anlatmaya başlaması…Sarı tren, sarı kelebekler, sarı çiçekler ölüme..

Fernanda ile birlikte altın emperyalizmi simgeler, fernanda aristokrasiyi simgeliyor, oturak meselesinde içine yaptıktan sonra altın olsa ne yazar ?! göndermesi ve Fernanda ile aristokrasi ile de inceden inceye dalga geçiyor..

Ailenin büyüğü kuyruklu doğarsa, küçüğünü karıncalar yerJ

7 Mayıs 2010 Cuma

Aylak Adam, Yusuf Atılgan


Çağan Irmak Issız adam filmini çekmeden önce kitabı okumuş mudur ?

Karıncalar, karıcalar bilmeden sever.. toplumu karıncalarla özdeşleştir..

Kulak kaşıntısı, kulak yırtılması, babası ile Zehrateyze nin ilişiksini keşfetiği ilk gün kulağının yırtılması, babasının cinselliğine yönelik kaydığını hissettiği anda kulağı kaşınıyor..

İnsanın varoluşç sorunları, iş sahibi olmanın gregor samsan nın böcekleşmesine gerek olmadan yalnızca varoluşunun sorununu sorgulayabiliyor..

Paralıyım, zengin değilim..

Babasından nefret ettiği için babasının yaptığı her şeye karşı bu nedenle para kazanacağı herhangi bir şey

Baba toplumu sevmek, anne kendini sevmek ; baba sosyal hayattaki konumunu belirleyen kişi…

B, ben-annesi ?- ve C, cehennem adam sürekli azap içinde aradığı şeyi bulamamanın azabı..

Ruh ikizi B yi mi arıyordu ? zihinsel olarak yazar bir varoluşçu, yaşamın anlamı anlamsızlık değil, gerçek sevgiyi bulabilmek..  Sartre ve Camus da sevgi hiç geçmezken antitez olarak Yusuf Atılgan amaç 2 kişilik toplum,bireye karşı toplumun yanı sıra 2 kişilik toplum fikrini sunuyor, arayış içinde olmak da bir arayış..

Kimin ne bok olduğunu bilen bir garson vardı.. gitti..

Kuyara-adako  kumda yatma rahatlığı, ağaç dalları kompleksi..Kuyara daha kadına özgü, adako daha erkeklere özgü..pek seyrek cins değiştirdikleri de olur..

Tüm insanları hep birlikte aynı filme sokacaksın, hepsi aynı duygularla çıkacak ve dünyayı kurtaracaksın…

Zamparalıkla ilgili adamın cinsel bir sıkıntııs olmadığı için B yi arayışını ruh ikizini aramakla ilgili, cinsel arayış değil..

Babasından nefret edip erkek olarak içgüdülerini hissettikçe babası gibi olduğunu düşünüp bununla mücadele etmesi..

Evini mabet ve resimlerini de ikonalara benzetmek..

Bir kadının güzelliğine değil, o kadına bakan yüzlerin nasıl bir şekil aldığına bakarım..

Tutunacak bir şey olmadı mı insanlar yuvarlanır, herkes bir şeyine tutunur, kimi varlığına, kimi güzelliğine, kimi müdürlüğüne, kimi çocuklarına..

Boşyere azap çekmeyin bir derman için.. Devamlı bir iç ses var konuşan…

Baba ölmüş ancak yok etmek için parasını yiyor…Aylaklık..

Arka planda Taksim var.. Bazi deyimler çok eğşlenceli..reçel kıvamına gelince indirirsin..

Asfalta kusmak 20.yüzyılJ..

Şiddet farklı anlarda öğe olarak var… Muzurlukla..

Biliyordu, anlamazlardı..

Camus nun yabancısı ile karşılaştırıldığında; kahramanların tepkisizliği, toplumun aşağılanması, aykırılığı..

Yusuf Atılgan
Yusuf Atılgan
1936 yılında Manisa Ortaokulu'nu, 1939 yılında ise Balıkesir Lisesi'ni ve ikinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak
devam ettiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Nihat Tarlan'ın
yönetiminde hazırladığı bitirme tezinin konusu
Akşehir'de Maltepe Askeri Lisesi'nde bir yıl edebiyat öğretmenliği yaptı. Üniversite öğrenciliği sırasında Türkiye
Komünist Partisi'ne katılarak faaliyette bulunduğu iddiasıyla sıkıyönetim mahkemesince tutuklanarak ceza
kanunu'nun 141. maddesi uyarınca hapse mahkûm edildi. altı ay Sansaryan Han'nda, dört ay da tophane cezaevi'nde
olmak üzere on ay hapis yattı.
26 Ocak 1946
yerleşerek çiftçilik yaptı. 1976'da İstanbul'a döndü danışmanlık, çevirmenlik ve redaktörlük yaptı. Yazımı devam
eden
(d. 27 Haziran 1921, Manisa - ö. 9 Ekim 1989, İstanbul) Türk roman ve öykü yazarı.Tokatlı Kani: Sanat, şahsiyet ve psikoloji idi. Aynı dönemdeda serbest kalmış, öğretmenliği elinden alınmıştır. 1946 yılında Manisa'nın Hacırahmanlı Köyü'neCanistan adlı romanını tamamlayamadan kalp krizi nedeni ile İstanbul'da öldü.
Aylak Adam
yazar olarak tanındı ve modern Türk edebiyatının önde gelen ustaları arasında yer aldı. 1987'de Anayurt Oteli
romanı, Ömer Kavur tarafından aynı adlı sinema filmi olarak çekildi.
ve Anayurt Oteli adlı romanlarında psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık temasını başarıyla işleyen bir
Kitapları
Roman
• Aylak Adam (1959)
• Anayurt Oteli (1973)
• Canistan (2000)
Öykü
• Bodur Minareden Öte (1960)
• Eylemci (Bütün Öyküleri, 1992)
• Çocuk Kitabı: Ekmek Elden Süt Memeden (1981)
Çeviri
• Toplumda Sanat (K. Baynes; 1980).
Piyes
• Çıkış Gecesi (Barıman yayınevi, İst. 1947)
Kitaplaşmamış Öteki Yazıları
Şiirleri :
• Ölü Su (şiir) Yazı, Sayı 1,1978.
• Ayrılık (Şiir) Milliyet Sanat Dergisi, sayı 1, Şubat 1980.
Çeviri Şiirleri :
• Gözler, (Şiir) Ezra Pound'dan, Yusuf Atılgan'a Armağan, s.129-130
• Bir Yerde Hiç Gitmediğim, e.e.cummings'ten, Yayımlanmamıştır.
Çeviri Yazıları :
• Kierkegaard'dan (Korku ve Titreme'den),Değişim, Sayı 2
Yusuf Atılgan 2
• Kierkegaard'dan (Günce'den), Değişim, Sayı 1
• Kierkegaard'dan (Ölümcül Hastalık'tan), Değişim, Sayı 7
Ödülleri
• 1955 Tercüman Gazetesi Öykü Yarışması'nda
dokuzunculuk
• 'Bodur Minareden Öte' Sait Faik Öykü Ödülü
Evdeki öyküsü ile birincilik ve Kümesin Ötesinde öyküsü ileAylak Adam romanı ile 1957-1958 Yunus Nadi Roman Armağanı'nda ikincilik.
Kaynakça
• http:/ / www. ykykultur. com
Madde Kaynakları ve Emeği Geçenler 3
Madde Kaynakları ve Emeği Geçenler
Yusuf Atılgan
Superyetkin, Tarih, Umutkorkmazzz, İazak, 7 anonim değişiklikler
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/w/index.php?oldid=8530657 Katkıda bulunanlar: Alibaz, Aytok, Borges, Devrimdpt, Dünya vatandaşı, Kibele, Levent, Math34, Onofre,
Lisans
Creative Commons Attribution-Share Alike 3.0 Unported
http:/ / creativecommons. org/ licenses/ by-sa/ 3. 0/

2 Nisan 2010 Cuma

Madam Bovary, Gustave Flaubert

Kadının kısır hayatını anlatıyor, evlilik ile ters düşen hayatı.. O dönem için evlilik ile ilgili yorumlar ağır kalıyor..
Kadına saygı duydum; korkunç yüksek enerjisi, yapmak istedikleri, aşık olma isteği var. Ama kısır hayatı buna izin vermiyor. Aldatma arka planda anlatılan bir konu.. Romantizme bir saldırı var, ayrıca isim vererek Romantik akımın temsilcisi yazarlara da ...

Kadın kimliğinde, zorunlulukları olan insanları anlatmış… Yazar da Hukuk okumak istemiş, hastalığı nedeni ile okuyamamış..

15 yaşında Emma 'dan nefret ettim, şimdi yaptıklarını bir baş kaldırı olarak görüyorum ve affettim:)

Toplum içindeki yalnızlık, romatizm hicvi, kadının (genetik) romantizm ihtiyacı… Toplumun çürümesi, Fransız devrimi ilkelerine karşı ikiyüzlülük.. Tüm ilişkilerin arkasındaki çıkar hesapları..

Ölüm anı kızı ondan kaçıyor, kadın hiç anne olmadı… Annelik tercih ettiği bir rol değildi, kadına biçilen diğer tüm roller gibi..  O dönemde süt anne bir gelenek…

Cerrah doktorluk o dönemde çok kutsal… Son karede gelen doktora övgüler, yazarın babasına yaptığı övgüler gibi…

Kendisinden sonra ne olacağını düşündüğü, kocasının ilk eşi ile tek bağlantısı olan, gelinlik tacı ile gömülüyor

Yeğen ve anneyi iyi gözlemlemiş… Kadını çok iyi anlatmış..

Kitabın ahlak dersi vermek gibi bir sıkıntısı yok.. Üstte vermek istedikleri ile alttakiler farklı… Mutlu bir sonla bitirseydi, mahkemede kendini savunamazdı, MADAM BOVARY de olmazdı:)

Resimlerin içine gizlenen görüntüler gibi, üstteki hikayenin içine gizlenmiş asıl öykü…

Fransa'nın tarihi düşünülür ise kitap karakterleri arasında bir benzerlik var,sürekli geldiği düşünülen ama gelmeyen demokrasi.. Devam eden krallık...
Madam Bovary; Fransa
Charles Bovary; Fransa kralı
Rudolf: Napolyon

 Tatminsiz ve memnuyetsiz insanlar "Madam Bovary" olarak adlandırılırmış..

Gerçekçilik akımı: Bkz. Şule nin notları..

Gerçekçilikte kahraman olmaz, kişi üzerinden ortalama insan anlatılır, gelenekler vardır..

Halk içindeki sınıflar;
Küçük burjuva,
Burjuva
Aristokrat

Sınıf atlamanın iki yolu var, askerlik yada din adamlığı..

Kırmızı ve Siyah, bu akımın iyi örneklerinden biridir. O dönemde sınıf atlamanın iki yolu vardır;
Asker olmak - Kırmızı üniforma
Din Adamı olmak - Siyah cüppe

Fransız ruhunda başkaldırı var? Ya biz de? VAR.. YOK…

Abdülhamit ilk demokrasiyi getirmedi mi? 1909-1923… Anayasal monorşi ye dönüştü…

Doğayı cansız bütün unsurları ile anlatır. Tasvire gösterilen derin ilgi, dram seviyesini düşürür.

Konu kopuktur, zaten hayatın kendisi de kopuktur.

Mutluluk denen  bir şey yok, sızı var…

19. yy dan sonra sermaye el değiştirdi.
Bürokrasinin parası aristokrasinin ünvanı ile birleşerek yeni bir iktidar sınıf ortaya çıktı.

Edebi yönü;

Fransız okullarında yalın kompozisyona örnek olarak gösterilir..

Tasvirler ile inanılmaz bie arka fon oluşturup konuyu pekiştiriyor..

Jale Parla: Ömrünü bir romanı yazabilmek için vermiş..

Çevirideki hatalar;

Fransızca'da "SEN" kalpten, "SİZ" saygıdan kullanılır.. Emma'nın Rudolf'dan borç isteme sahnesinde bu geçiş verilmek istenmiş..

Emma, Charles ile ilk karşılaştığında gülüyor, gülümsemiyor…

Yazar, Emma 'nın ölümünü anlatırken otopsi gözlemlerinden faydalanmış… Hatta arseniğin bile tadına baktığı düşünülüyor.
Madame Bovary, Gustave Flaubert tarafından 19. yüzyılda yazılmış bir romandır.
Birçok yetke tarafından ilk çağdaş realist roman sayılan Madame Bovary ilk kez 1857 yılında basılmıştır. Yapıt, döneminde büyük yankılar uyandırmış, kitabın tümünün yayımlanması için Flaubert'in mahkemeye gitmesi gerekmiştir. Romantizmin idealist yaklaşımına bir tepki olarak ortaya çıkan roman, realizm akımının ilk ve en önemli örneklerindendir. Bu kitaptan sonra bovarizm akımı oluşmuş ve psikolojide tatminsizlik, memnuniyetsizlik anlamına gelen bir rahatsızlık olarak yer almıştır.
Time tarafından 2007 yılında açıklanan dünyanın en ünlü yazarlarına göre "Tüm Zamanların En İyi On Kitabı" listesinde, Lev Tolstoy'un Anna Karenina adlı yapıtının ardından ikinci seçilmiştir.[1]
 
19.yüzyıl romanının en başarılı örneklerinden birisidir “Madam Bovary”. Hem ele aldığı konu, hem de Flaubert’in üslubudur metni çarpıcı kılan. Anlatılan, Emma Bovary’nin trajik hayat hikayesi ve karşılıksız aşkları gibi görünmekle birlikte, Flaubert Emma’nın şahsında, 19.yüzyıl Fransız kadınının kıstırılmış hayatını, evlilik müessesesinin insan doğasına aykırılığını ve toplumsal değer yargıları ve ahlak ölçülerinin iki yüzlülüğünü ele alır.
“Flaubert, romanındaki her detayı gerçeklerle yoğurmaya çok önem vermiştir. Gerçekten de karısının sadakatsizliği sebebiyle perişan bir halde ölen Normandiyalı bir kasaba doktorunun yaşamış olduğu, Yonville kasabasının ise Honfleur yakınlarındaki Ry olduğu bilinmektedir. Bunun yanı sıra Dr. Lariveire’i tanınmış bir doktor olan babasını örnek alarak yaratmıştır. Emma’nın öldüğünü anlatan manzarayı yazarken küçükken yaşadıkları hastanenin pencerelerinden otopsilerin yapıldığı yerde gördüklerini yazdığı ve hatta Emma’nın intiharını anlatabilmek için kendisini arseniğin tadına bakacak kadar yoğun bir çalışmaya verdiği ve bu yüzden hasta olduğu söylenir”.
Gerçekçiliğe olan tutkusuyla Flaubert, roman kahramanlarının hiç birine yakınlık duymadan yazmıştır metnini. Natüralizmin kurallarına uygun olarak, “bilimsel” bir yaklaşımı vardır. Her karakteri ve her olayı titizlikle inceler, kişilerin ve olayların nedenlerini araştırır ve bütün bunları mükemmel bir dille okuyucuya aktarır. Bu nedenle, kahramanları ile duygusal bağlar kurmaz, onları haklı çıkarmağa çalışmaz, ama araya girip bir yargılamada da bulunmaz. Emma Bovary, okuduğu romanların etkisiyle aristokrasiye ve büyük burjuvaziye hayranlık duyan, aristokrasinin bir parçası olmayı hayal eden ve buna ulaşmak için çabalayan, bu sınıfa dahil olamasa da, en azından aristokrat sınıfına yakın bir sınıf içinde bulunmayı arzulayan bir kadındır. İçten yapılmış bir pazarlık değildir onunkisi ama bir üst sınıfa dahil olabilmesinin tek yolunu o sınıftan erkeklerle birlikte olmakta bulmuştur. Kocası Charles ise pasif, silik, karısının isteklerini karşılamaktan uzak biridir. İşini annesi sayesinde elde eder, karısının hırsı nedeniyle de felakete sürüklenir.
Romantizm eleştirisi
“Kadın kahramanın manevi dramı, yani romantik düşlerin yitimi, aşk acıları, yaptıklarından duyduğu korku ve pişmanlık, yüce duygulardan aniden silkinip küçük burjuva hesaplara geçişi, hem duygusal bakımdan hem de Flaubert’in bunlara verdiği önem, hikayenin ardındaki bencil toplumsal çerçeveye nazaran ağır basar”. Bu bakımdan bir tip romanıdır “Madame Bovary”. Emma Bovary’nin başka bir hayata duyduğu ihtiras, çok büyük düş kırıklıklarına sebep olur. Toplumdaki yozlaşma, Emma Bovary karakterleri üzerinden okuyucuya iletilir. Flaubert, burjuva yaşamını, insanı tüketen, çabalarını ve umutlarını silip götüren bir bataklık olarak görür ve Madame Bovary’de bir küçük burjuva kadınının çöküşünü, manevi acılarını ve bu kadının dramının arkasında yatan bayağı, önemiz ve küçük dünyayı anlatır. Toplumsal olayların sözcüsü ise eczacı Homet’tir. Bu karakter ise, Fransız Devrimi’nin ‘kutsal’ ilkelerini iki yüzlü bir biçimde ağzından düşürmeyen ama pratikte asla onlara sadık olmayan liberalizmin temsilidir
Kendinden kısa bir süre sonra yazmaya başlayan Zola tarafından sistematize edilen Natüralizm (Doğalcılık) akımının ilk yazarıdır Flaubert. Romanını biraz da manifesto olarak görmüş ve Fransa’da o yıllara kadar egemen edebi akım olan romantizme saldırmayı görev edinmiştir. “Madame Bovary”de, romantizm hareketinin prensip ve duygularına kapılan ve onları ciddiye alan boş kafalı bir kadının nasıl felakete sürüklendiğini göstermeyi de amaçlamıştır. Flaubert’in bütün metne yayılan hicvi, en çok, Emma’nın okuduğu eserler aracılığıyla romantizme yönelir.
Romanda bir kaç ana temanın yanında, çok sayıda da yan tema var. Mesela, Suçkov, “Gerçekçiliğin Tarihi” adlı incelemesinde, “Madam Bovary”nin önemli bir motifi olarak, yabancılaşma sürecini gösteriyor; “kalabalık içerisinde yalnızlık... Gerçek iletişimin, manevi ilintinin pratikte ortadan kalkmasına varacak denli insanların birbirine yabancılaşmış ve birbirine kayıtsız olduğu çok kalabalık bir dünyadaki ıssızlık...”
GUSTAVE FLAUBERT

Gustave Flaubert, 12 Aralık 1821'de Rouen'de doğdu. Anne-Justine-Caroline Fleuriot ile Hôtel-Dieu'de başcerrahlık yapan Achille-Cléophas'nın ortanca çocuğuydu. Annesi de hekim kızı. Baba mesleği olan tıbbı sürdüren Gustave değil, ağabeyi Achille oldu. Küçük kızkardeş Caroline ise, 1845’te Flaubert'in arkadaşlarından Emile Hamard ile evlendi ve 1846'da öldü.Yeğeni, o ve annesiyle yaşadı.

Rouen Koleji'nde okuduğu yıllarda (1832-1840) ve Paris'te hukuk okuduğu sıralarda Flaubert yoğun bir şekilde yazdı. Bir Çılgının Hatıraları (1838), Smarh (1839) ve Kasım (1842) bu dönemin ürünleridir. 1836 yılında, Trouville sahilinde, o sırada 26 yaşında olan Elisa Schlésinger ile tanıştı ve hayatı boyunca –mesafeli bir şekilde de olsa- ona aşık kaldı. Bayan Schlésinger, Flaubert'in daha sonra kaleme alacağı Duygusal Eğitim'deki Marie Arnoux karakterinin de temel ilham kaynağıdır. 1844'te, Flaubert muhtemelen sara kaynaklı olan ilk krizini geçirdi. Babasının derslerini bırakmasında ısrar etmesi üzerine eve döndü ve hayatının geri kalanını, Rouen yakınlarındaki Croisset'de, aile evinde geçirdi.

Flaubert'in hayat hikayesi, aslında temel olarak eserlerinin hikayesidir. 1845'te Duygusal Eğitim'in ilk taslağını bitirdi ve ailesiyle beraber çıktığı bir İtalya seyahatinde, Cenova'da görüp derinden etkilendiği bir Brueghel tablosunun verdiği ilhamla Aziz Anthony'nin Baştan Çıkışı'nı yazmaya başladı. 1849 sonbaharında, yakın dostları Louis Bouilhet ile Maxime du Camp'a Baştan Çıkış'ın taslağını yüksek sesle okudu. Arkadaşları da Flaubert'e bu metni çöpe atıp, böyle geniş ve belirsiz konulardan da vazgeçip, daha 'yere yakın', 'hayatın içinde' bir tema bulmasını tavsiye ettiler. Flaubert daha sonra Du Camp'la yaklaşık iki senelik bir Yakın Doğu seyahatine çıktı ve Croisset'ye dönüşünden üç ay sonra, Eylül 1851'de Madame Bovary'yi yazmaya başladı. Kitabı 1856 baharında bitirecekti.Flaubert'in bu dönemdeki mektuplaşmaları, özellikle de uzatmalı sevgilisi Louise Colet ile olanlar hayli ilginçtir ve rahatlıkla Flaubert'in eserleri arasında sayılabilir. Colet ile aralarındaki fırtınalı ilişki, aralıklarla 1846'dan 1854'e kadar sürdü. Son bozuşmalarının ardından, artık Madame Bovary konulu mektupların hepsinin muhatabı Louis Bouilhet'dir. Flaubert'e 1857'de Madame Bovary'nin "gayrıahlakiliği" ve "zındıklığı" suçlamasıyla dava açıldı; ve Rouen'li avukat Marie-Antoine-Jules Sénard çok başarılı savunmasıyla kitap ve yazarı aklandı (ki Flaubert kitabı daha sonra Sénard'a ithaf etmiştir.)
Flaubert, 8 Mayıs 1880 günü, ani bir felç sonucu, Croisset'de öldü.




  










 
 

5 Mart 2010 Cuma

Dönüşüm, Kafka


Gregorz Samsa ; sevginin sömürü düzeni olduğunu fark edip yabancılaşmaya başlar.

Koşulsuz sevgi, belki Kafka koşulsuz sevgiyi bulsaydı, bu şekilde düşünmezdi.

Böcek olmasını hepimiz kabullendik…buna katıksız inanırız…bir anlamda böcek oluşu işe gitmek istemeyişidir..sisteme aykırılığıdır..yabancılaşmayı bu şekilde açıklar..

Başka bir kimliğe geçmesini istemiyor örneğin köpek olsa, başka bir hayvan olsa..Böcek olarak sarsıyor, seni şaşırtıyor, grotesk yaklaşıyor…Olmaması tercih edilen bir hayvan..

İnsanın hayal gücünü yok ederek, varoluşu yok ederek, her şeyin hazır bir şekilde verilmesini önleyerek, neden-sonuç bağı kurmaz, böylece kaybolursunuzJ

Neden ben farklıyım ? Toplumdan yabancılaşma…

Karının gıdıklaması, tavandaki yürüyüşleri aslında insan olarak yaşamında yaşayamadıklarını anlatır..Böcek olduğunda aldığı keyif, yaşam tadı çok daha olumludur.

Otobiyografik olarak bakıldığında Kafka ; hep odasında yaşaması, -odadan çıkmana gerek yok, dinle, dünya maskesini çıkarıp sunacaktır sana, eli mahkum sunacaktır sana..-

Her şeyi reddedince yaratıcı olmaya çalışanlar ve ölmeye meyledenler, kendini yok etmeye yönelenler..

Aile hayatı ve aile ilişkileri Kafka’nın yaşamına göndermeler..babasının zoruylu hukuk okuması, kızkardeşi öğleden sonraları ofiste kalacaksın diye söyleyince onun da onlardan biri olduğu ve Kafka’nın kendi yaşamını yaşamasına engle olması…

Plenty of hope, for God ? only not for us, where Gregor’s only option, in the end, is to die..

Kapitalist boyutu(düzene hizmet edemeyen), kazanıp üretemeyince istenmiyor, yok oluyor..

Sürüye dönebilmek için  böceklikten çıkmalı ve içinde yaşadığı topluma hizmet edebilecektir.

Suçtan asla kuşku duymamalı.. Kafka’dan alıntı..

Bağımlı değil, bağlanan olmak ; sevgimizle bağımlılık yaratıyoruzJ oysa ki ..

Kim değişti ? Dönüştü ? Aile mi ? Gregorz mu ?

Nerdeyse 100 yıl önce yazılmış bir kitap…her zaman her yerde varolabilen böcek..

Toplantı öncesi üzerinde düşündüğümüz sorular :
1. Family ties in the work
2. What is the symbol of the cockroach?
3. Is Gregor's transformation into a cockroach merely an extension of his life before?
4. Why does Gregor feels guilty and trapped?
5. What is the irony(hicvedilen) in the work?
6. Does the word "metamorphosis" refer to Gregor or to whom/what? In what way(s)?
Sabahın en erken saatinde, bilmediği yerlere gidip, kişiliksiz otel odalarda kalıp, mutsuz ve tekdüze bir şekilde çalışan Samsa, sevginin aile içinde “dıştaki” sistemi var etmek ve devamını sağlamak üzere kurulan bir sömürü düzeneği olduğunu yavaş yavaş fark edip, her şeye yabancılaşmaya başlar. Bir süre sonra, bütün bu sistemin ayrıntılarını fark eder, tek tek, bir yapısalcı gibi söker.Zamanla,asla yadırgamayacağı,   neden diye dönüp sormayacağı, kendinden başka bir şeye dönüşür. Hayata, kendine yabancılaşır ve bir sabah böcek olarak Kafka’nın kaleminin soğuk, ürpertici, gri dürtüşüyle uyanır.

Kafka bütün bu unsurları bir aile, yani sistemin en küçük çarkının ortasına itinayla yerleştirir. Bir şeyin bütün ayrıntılarını görmek için o şeye yaklaşmamız, mikroskop altına koymamız gerekir. Kafka da işte bunu yapar. Bu küçük aileyi, insanları esaret altına almaya başlayan, kendine yabancı hale dönüştüren sistemin mikroskobunda Samsa’yı aile lamı ile kapitalist düzenin lameli arasına sıkıştırır (Tıpkı ailesinin ona yaptığı, sistemin ona yaptığı gibi) ve incelemeye, bütün ayrıntılarını sökmeye, didik didik etmeye başlar.

 Böyle bir inceleme, böyle bir analizde, Samsa’nın kendine yabancı oluşunu, insansı değerler ve elde tutulamayan donuk duraksamalarla değil de tam tersi elde tutulabileceğimiz, görebileceğimiz hale sokar onu böcek haline dönüştürür. Tıpkı Samsa gibi bizde durumu yadırgamayız. “Olur mu böyle saçma bir şey” deyip okumayı kesmeyiz. Samsa o sabah böcek olarak uyanmıştır, buna katıksız inanırız. Çünkü hepimizin içince biriken ve kendimizi öyle hissetmemize neden olan bir şeyi bulup çıkarmıştır Kafka. Bir anlamda böcek oluşu işe gitmek istemeyişidir, bir anlamda korkularıdır, bir anlamda bir ayak direme, bir tavır, sisteme inatlaşmadır. Ama hepsinin içinde olan ve sonunda bizim aklımıza dank eden bu sistem ve onun insanı yok ediş biçimini (yabancılaşma) ancak Samsa böcek olduğu için kavrarız.
 Bu kavrayışa aslında kitabın sonunda sahip olmamız gerekirken, daha romanın başında, doğru dürüst bilgi vermeksizin bu “kavrayışı” nasıl kazandırmıştır Kafka? Samsa’yı sadece böcek yaparak nasıl oluyor da bizi içimizde olan, silinmiş, gerilere atılmış bir bilgiye anında ulaştırmıştır. Buradaki yanıt bizi soruya götürecektir. Kafka neden Samsa’yı böcek olarak uyandırmıştır…

Birçok varoluşçu eserde/piyeste  klasik edebiyatın/tiyatronun  bütün kurallarını hiçe saymak, onları yerle bir etmek vardır. Çünkü bu bağlantılar, bu gereksiz ayrıntılar insanın hayal gücünü yok etmektedir, yalan bir dünya yaratıp, varoluşumuzu yok edip sisteme eklemlemektedir. Her şeyin hazır bir şekilde verilmesi sonucunda seyircide kalan bir şey yoktur. Okuyucu/seyirci izler ve gider… Alışılmış algı derken kastım neden-sonuç, serim, gerilimli yükseliş ve final gibi klasik edebiyat/tiyatronun unsurlarından bahsediyorum. Bunlar seyirciye içkin haldedir. Godot’yu Beklerken beklemenin kendisi olur metin. Neden sonuç bağlarıyla takip eden seyirci inanılmaz bir tuzağa düşer. Çünkü yazarı Beckett asla böyle bir neden sonuç bağı kurmaz. Seyirci kendini kurmaya zorlar.

Tıpkı Beckett’in seyircisinin neden sonuç dizgesine göre oyunu (bir tanesi) merak etmesi gibi biz de Samsa’nın böcek olmasını merak eder ve sonunda nasıl insana dönüşeceğini anlamaya çalışır, takip ederiz. Bu akıl almaz durumdan nasıl kurtulacağına, nasıl ailesine geri döneceğine odaklanırız ama Kafka bununla ilgilenip, en alt katmana da bilgi kırıntıları serperken asıl yaptığı Samsa’nın “nasıl” bu hale geldiğini açıklar. Biz okuyucu olarak bir süre sonra klasik takip etme biçimlerini yitirir ve üstüne düşünmeye başlarız olanların. Bu hale nasıl geldiği geleceğinden daha önemlidir bizim için ve o anda ustaca önümüze bakmamız için çıkartılan “yönergelere” döneriz yüzümüzü.

Bu kocaman bir süreçtir. Yabancılaşma, kendinden başka bir şey olma durumu bütün bir aileye ve ondan çıkıp düzene bakarak bulabileceğimiz bir şeydir. İnsan çevresine, mekânına bağımlı bir birey olduğu için Kafka Samsa’yı öncelikle mekânında ele alır ve ince ince, ayrıntılı bir şekilde mekânı örer.

Bu yapıyı inşa edişteki maharet ve intizam bizim Samsa’nın neden böcek olduğu yolundaki yürüyüşümüzde bize bir sürü ayrıntı, bir sürü bilgi taşıyacaktır.
Baba ve Patron arasındaki ilişkinin bu küçük ailedeki yansımalarını, yaşam izleri sürdüğünü görürüz. (Daha sonra bu izlerde silikleşecektir. Daha yeni yeni sarmaktadır her yanı Kapitalizm.) Samsa’nın eve ekmek getiren biri oluşundaki “babalığın” gücünü daha sonra böcek olunca elinden alınmasıyla ataerkil düzenin nasıl bir “sömürü” aracı olduğunun ayrımına varırız. Annenin korunması gereken bir şey olarak görülmesi, Kız kardeşin bir “reklâm” panosu gibi evin dışına asılması olaylarında sevgi denen “adı” ulvi içi boş kelimenin nasıl tuzak olduğunu Samsa’nın sert kabuğuna fırlatılan elmalarla birlikte bizde anlarız. Metinde o güne kadar yerleşmiş birçok “simge” kendiyle karşılaşır, hayatta karşılığı olmadığını, hepsinin köleleşme (böcekleşme) yolunda çıkarlar için başka şeylerle ilişkilendirildiğini anlarız. Baba – patron. Kız – reklâm panosu (gelecek) gibi birçok, aslında gün içinde değerlendirmediğimiz simgeleri fark ederiz. Baba sadece bize ekmek getiren, ihtiyaçlarımızı karşılayan biri değildir. Toplumsal olarak “patron”dur. Kız kardeş yine aynı şekilde, namustur, gelecektir…

“Bir kimsenin bir süprüntü yığını ya da bir köpek gözüyle baktığı şey, bir başkası için bir işaret bir simge olabilir” der Kafka Gustav Janouch ile yaptığı söyleşilerin birinde. Simgesel olarak ailede karşılığını bulan daha doğrusu “ailede” varlığını sürdürmek için karşılıklar yaratan düzenin nasıl yorumlandığını, yorumlanabileceğini işaret eder. Nereden, hangi amaçla baktığımıza göre ilişkiler derinleşir ve başka anlamlara sevk olur.
Simgelerin arasında kaybolmuş grotesk Samsa, ondan beklenen her şeyi yerine getirdiği zamanları düşünmeye başladıkça şimdiki zamanı biz kıyaslarız. Samsa sadece, bölük pörçük olan geçmişinden, olmayan umutlarından ve silikleşmiş arzularından bahsettikçe, önüne, gazete kâğıdı üstüne atılan yemekleri (önce tabak içinde, sonra gazete üstünde sonra öylesine odaya atılır yemekler) daha bir heyecanla karşılar. Böcek olana kadar olan hayatındaki tek düze hayat, mutsuzluk yerini yaşam dolu değerlere yollar. Karının gıdıklanması, tavanda yürüyüşlerdeki keyif gibi bir çok şey onu mutlu eder. Çünkü Samsa hayatında ilk defa istemediği bir şeyi yapmamaktadır. Babadan oğla geçen bayrak yarışından çekilmiştir. Ona yıkılan her türlü “görevi” geri iade etmiştir.
İşte bu iki zaman bize Samsa’nın neden böcek olarak uyandırılmış olmasını açıklar. Bize düşen bu böcek sürecini düşünmek, çıkarımlar yapmak ve neden böcek olduğunu anlamaktdır. Hiçbir şekilde, “Tanrı” anlatımını seçmiş olsa da asla kıyaslama yapmaz, bunu bize bırakır. Beckett tiyatrosunda olduğu gibi bütün verileri vermez, parçalardan bir şeyler çıkartmamamızı, arkadaki dünyayı korkmadan kazımamızı ister. Ya da dümdüz olarak okuma gözünde; işte bir böcektir Samsa ve sonunda “olması” gereken (yani korkanlar için) olur, ölür ve huzur gelir…

Huzursuzluğun daimi olması demek Samsa’nın yaşaması demektir. Romanda Samsa yaşadığı sürece aileye hâkim olan huzursuzluk onları bir “şeyler” yapmaya iter. Kız çalışır, anne yemek yapmaya başar, baba bir anda ayağa kalkar ve kasadan çıkarttığı paralarla hayata döner. Samsa’nın böcek olması (-ki feda ediliş) huzursuzluk ve kıpırdanış getirmesi aslında sistemin arzuladığı bir şey değildir. Çarklar yerine oturmalıdır.

Zamanla, en başlarda hasta, iyileşecek diye ses yapılmadan yaşanan ev bir anda Samsa’nın ancak evden gitmesiyle düzelebilecek bir hastalığa yakalanmıştır. Biz Samsa’nın neden böcek olduğunu izledikçe, nasıl bu hale geldiğini aile ve sistem üzerinden kavradıkça Samsa nihai olana, ölüme doğru sürüklenir. İçine kapanan, çalışmak istemeyen, bu çarkın parçası olmayı reddeden Samsa yok olurken aile geçişini tamamlar ve üstüne düşeni yaparak “insanların” gözünde de aklanır…

“…Zayıflar yalnızca güçlülerin kendilerine biçtikleri rolün negatifi olmak suretiyle direnebilirler…” Samsa’da bunu yapar. Sadece öleceğini bile bile “böcek” olur yani hayatta “böyle” yaşamayı istememektedir. Ama sistem bundan başka bir alternatif vermez. Aile de sisteme çanak tutar ve onunla bir olur. Samsa odasına kapanır, içine kapanır, defteri kapatır…
 Küçük burjuva çevrelerindeki tiksindirici aile ilişkilerini en ince ayrıntılarına kadar irdeleyen anlatı, aynı zamanda genelde toplumun kalıplaşmış, işlevini çoktan yitirmiş akışına bilinç düzeyinde başkaldıran bireyin tragedyasını çarpıcı biçimde dile getirir. 'Gregor Samsa'nın başkalaşması, bir böceğe 'dönüşmesi', salt bir çarkın kaskatı dişlisi, eleştirmeyen, ama yalnızca 'boyun eğen' bir toplum teki olmaktan çıkma anlamını taşır; böylece böcekleşen'in yazgısı, elbet toplumca dışlanmaktadır.
Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu…”
Kafka’nın 1912’de yazdığı Dönüşüm adlı anlatısının bu ilk cümlesi, tüm olağandışılığına, dahası şaşırtıcılığına, ürkünçlüğüne karşın, giderek daha da ürkütücü bir olağanlığa bürünecek bir öykünün habercisidir.
Babaya Mektup’ta ve Yargı’da olduğu gibi, burada da oğul ve baba söz konusudur. Ama, Dönüşüm, birçoklarına göre Kafka’nın yabancılaşma duygusunu en güçlü biçimde yansıttığı yapıtıdır aynı zamanda. Bir sabah yatağında bir böcek olarak uyanan Gregor Samsa, bilinci ve istemi dışında gerçekleşen bu dönüşümü bir türlü kabullenemez. Ailesi ve patronu ise, kısa bir şaşkınlığın ardından, onun artık bir böcek olduğunu kabullenirler. Ama böcek olmakla alışageldiği şeylerden koparak yepyeni bir konuma giren Gregor Samsa da, o güne kadar sürdürdüğü yaşama da, çevresindekilere de, bambaşka bir gözle bakacaktır.
 Kafka’nın anlatılarından, romanlarından bize yansıyan dünya da, yazarının yaşamına değgin binlerce ayrıntıya gömülmeyi gereksinmeksizin varlığını sonrasız koruyan bir dünyadır ve bu konumunu artık Kafka’nın şöyle veya böyle yaşamış oluşuna değil, fakat kurgulanmış yazınsal gerçekliğine borçludur. Dönüşüm’ün kahramanı Gregor Samsa’nın babası ve ailesi arasında ayniyete yaklaşan bir benzerlik bulunabilir; dahası bu, belki kanıtlanabilir de. Ama bu, Kafka’nın Dönüşüm’de kendi yazgısını anlattığı demek değildir; bu açıdan Dönüşüm aile kurumunun bireyin yok edici yanlarını tüm korkunçluğuyla evrensel düzeyde yansıtan bir yazın metnidir. Daha da genelinde, çizgidışı birey-sürünün dışına çıkanı ezen toplum çatışmasını en çarpıcı biçimde dile getiren bir roman gerçekliğidir
“… Dönüşüm, hiyerarşi ve otorite düşüncesiyle temellenen, bu amaçla sözü edilen düşünceyi önce aile kurumu içerisinde odaklaştıran toplum içersindeki bireyin tragedyasıdır. Gregor Samsa, ‘dönüştüğü’ güne değin çeşitli kölelikler ve zincirleri içerisinde uslu oturduğu sürece de benimsenip sevilir. Başkaldırısı bilinçaltında başlar; bu bilinçaltı, kendine uygun biçimi yaratır: Gregor Samsa’nın böceğe dönüşmesini, gerçekte artık başkalaşmasıdır. Böceğe dönüştüğü andan başlayarak, toplumun ve ailesinin ona ilişkin –onu tutsak kılan beklentileri, artık sonuçsuz kalmaya yargılıdır; böceğin iğrençliği, çizgisi sürüyle uyuşmayan bağımsız bireyin iticiliğiyle özdeştir.
Anlatıda toplumu simgeleyen aile, önceleri ümidini yitirmez, yeni Gregor’a hareket alanı sağlayabilmek için, odasının biraz boşaltılması gerekmektedir. Ama anne buna karşı çıkar ve ilginç olan, karşı çıkış gerekçesidir: ‘Bence en iyisi odayı eskiden nasıl idiyse aynen öyle korumaya çalışmamızdır, böylece Gregor yine aramıza döndüğünde her şeyi eskisi gibi bulur, arada olup bitenleri unutması da o ölçüde kolaylaşır.’
Burada –sözde anne sevgisiyle Gregor’un unutması istenen, onun gerçek anlamda bağımsız olabildiği zaman parçasıdır; Gregor sürüye dönebilmek için böceklikten çıkmalıdır ve sürüyle yeniden uyum sağlayabilmesi için böcek olduğu dönemi unutmalıdır. O zaman yine annesine ve babasına uyabilecektir; içinde yaşadığı topluma eskisi gibi ‘hizmet’ edebilecektir.
Gregor’un yeniden ‘insan’ olmasından artık ümit kesildiğinde kız kardeşinin söyledikleri bu durumu daha vurgular: ‘Buradan gitmeli… tek çare bu, baba. Ama onun Gregor olduğunu düşüncesini kafandan atman gerek. Bizim asıl felaketimiz, bunca zaman bu düşünceye inanmış olmamız. Fakat o nasıl Gregor olabilir ki? Gregor olsaydı eğer, insanların  böyle bir hayvanla birlikte yaşamalarının olanaksızlığını çoktan anlar ve kendiliğinden çıkıp giderdi…’
Kafka’nın gerçekte hemen tüm eserlerinde varolan gülmece öğesi burada da eksik değildir: çünkü burada sözü edilen ‘hayvan’, asıl ya da olması gereken insandır!
Birey olmasını başaranlara düşman kesilen son toplumlar ve bu toplumların en güçlü temeli olan, çocuklarının hep iyiliğini, gerçekte ise sürekli köleliğini isteyen son aile yapıları, yeryüzünden silinene değin, Kafka’nın Dönüşüm’ü geçerliliğini ve güncelliğini koruyacaktır.
 Kafka, toplum, çevresi ya da yaşamı tarafından kendisine dayatılana karşı savaşmaktan çok, kendisine dayatılan ‘suç’un, ‘korku’nun üstesinden onu iliğine kadar içselleştirerek gelmeyi yeğliyor. Örneğin, “ ‘Korkum’, benim maddem,” diyor, “belki de en iyi yanım benim.” Yapıtlarından hiç eksik olmayan ‘suç’a gelince, “Bana yol gösteren ilke şudur,” diyor, “suçtan asla kuşku duymamalı…” Ne müthiş bir direniş!